ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kalbimi taşa vurdum
Kalbimi
taşa vurdum. Sukut dehlizlerinden amansız bir yalnızlığa açılan kapıyı buldum.
Tüm ağırlıklarımı bırakıp, kelebeklere yasladım kalbimi. Şarkılarda hiç
söylenmeyen nakaratların peşine düştüm. Uzun seneler uyudum mağaralarda.
Uyandığımda eskittim zamanı ve aşksızlığı miras aldım firavunlardan.
Kalbimi
mağaraya gömdüm.
Kalbimi
umuda vurdum. Gökyüzünde gezinen meleklerin ellerini buldum. Hırçın dalgalara
savurdum kendimi.
Şehirlere
kol kanat geren kalelere sığındım. Zamansız vurgunların eşkıyalığı paye biçildi
gözlerime. Savaşlardan kaçtım. Kılıçlardan yoruldum. Yine de inadına yılgın
surlara kızgın yağ oldum.
Kalbimi
surlara gömdüm.
Kalbimi
aşka vurdum. Seni buldum. Vermeden almanın anlamına sürüklendim hiçlik boyunca.
Kırıldım.
Kırıldıkça
ağladı gözlerim. Ağladıkça ağardı gözlerim. Sessiz türküler söyledim. Sessiz ve
sensiz. Uyuyamadı gözlerim. Bir kabusa arka çıktı, gidenlerin ardına saldığım
harfler. İhanetlere güldüm. Kalbime güldüm.
Kalbimi
gözyaşına gömdüm.
Kalbimi
gözlerine vurdum. Dertlerime merhem buldum. Dolaştığım çöllerde kayboldum.
Kendimi vahalara savurdum. Savruldukça yandı dudaklarım. Sana hiç hasret
söyleyemedim. Hiç açamadım kalbime gözlerinin nakşettiklerini. Seni kendim bile
bilmeden sevdim.
Kalbimi
sabra gömdüm.
Sevgilim.
Kalbimi
sana vurdum.
Ben'i
buldum.
Kalbimi
sana gömdüm.
Adem Özbay
ademozbaya@gmail.com
www.ademozbay.com
Bir masaldır ömür
Bir
masaldır ömür... Nice ejderhaların ateş fışkıran nefesleri altında soluk alıp veririz doğumdan ölene kadar. Nice uzak
uzak diyarlarda kayboluruz, nice tek gözlü devlerin tasallutunda tir tir titrer
yüreğimiz. Bütün canavarların, bütün cadıların, bütün kötü kalpli kurtların
maskelerine gülümseriz ömürler boyunca. Bizden öncekilerden alır, sonramıza
bırakırız bu acı dolu, ayrılık dolu, hasret dolu kalp atışlarını. Tilkilere şarkı
söylerken, dudaklarımızdan çok yüreğimizdekileri düşünürüz. Nice prensler
tanırız, nice prensesler... Kahramanlar olup kentin ürkek sokaklarında zapt
edilmez kalelerin hükümdarı gibi dolaşırız. Şehir bizden ürkek, biz kendimizden
ürkek yaşarız. İmkansız düşlerle akar gider bir ömrümüz. Her şeye rağmen, bir
masaldır ömür...
Bir
masaldır ömür... En olmadık zamanlarda, yani tam kötülerin galip geldiği anda,
gelir bir aşk dokunur alnımıza. Zamansız uykularımızdan bir öpüşle
uyanıveririz. Ekmek kırıntılarının kaybettirdiği yurdumuzu, kalbimiz bir deniz
feneri olup da bulduruverir bize. O çok eski, çok ama çok eski zamanlar gelip
baharlar taşıyan ılık meltemler gibi ürpertir bizi. Beyaz atına binip
gittiğimiz o kahramanın pelerinine sarılır gibi sarılırız o ürpertiye. Neşeye
mi, üzüntüye mi yoracağımızı bilemediğimiz bir düştür bu. Hiçbir tabircinin,
hiçbir yorumcunun, hiçbir simyacının yüreğimizdeki en ufak bir karşılığına bile
yorumlayamayacakları eski zaman rüyasıdır aşk. Eskidir çünkü yeni dünyadan
nasiplenmemiştir. Hala uzun çayırların süslediği o uçsuz bucaksız kırlarda
uçarcasına birbirini kovalamak gibidir. Yakalayıp, üzerine çöreklenip toprağın
bütün nefesini içimize çekercesine öpmek gibidir. Hiçbir şehrin, denizler
üzerine yaslanmış olsa da İstanbul’un bile tattıramayacağı bir haldir o. Bu
yüzden işte, bir masaldır ömür...
Bir
masaldır ömür... Annelerin dudaklarından dökülen uçan halıların, cinlerin
içinde fink attığı lambaların, maceradan maceraya götüren yüzüklerin
hikayesini, iki kelimelik bir masal için terk eder gideriz. Sevgilinin
dudağından dökülecek o iki kelimelik masaldır hayatın en gerçek yalanı. Bütün
kapıları açan bir sihir gibidir. Kırk haramilerden bizi sakındıran, mahzeninde
mutluluğu saklayan bir bilinmez yerdir. En çok bu masala kanmak isteriz, en çok
bu masalın kahramanı olmak… Asıl o zaman uçarız kıtalardan kıtalara, uçan
halımız olmadan. En çok o zaman dileğimiz yerine gelir cinlerimiz olmadan. O
zaman masal olan ömrümüz dile gelir, söyler çaresizliğin notalarını. Bu
şarkılardan ki, bir masaldır ömür...
Bir
masaldır ömür... Gerçeğe dönüşsün diye kurduğumuz tüm hayallerin, dinsin diye
beklediğimiz hasretlerin, kavuşsun diye beklediğimiz ellerin aralarındaki
uçurumlarda uyanınca anlarız bunu. Tüm sorularının tek seçeneği ‘imkansız’ olan
cevap anahtarını göz yaşlarımızla işaretlerken biliriz ki, hayat bir düş, hayat
bir rüya, hayat bir masaldır. Beklediğimiz kahramanımız, prensimiz, prensesimiz
o nazenin, o kırılgan, o utangaç tebessümüyle gelip yürek kapımızı çaldığında
bu masal biter, bir rüya sonra erer, en güzel düşten uyandırılırız. Çepeçevre
sarıldığımız haydutların ortasında çaresiz ve yapayalnız kalırız. Kötü devler,
acımasız cadılar, ateş kusan ejderhalar, hain üvey anneler bize hep birden
kırmızı elmalarını uzatırlar. Isırırız, kavuşamadığımız sevgili için sonsuza
kadar sürecek bir uykuya dalmak üzere. Üç elmadan ilkidir bu. Hem ısırır, hem
‘imkansız’ deriz; sensizlik de sen de imkansız, bu masal imkansız...
Bir
masaldır ömür...
Üç
elma düşer, ikisi yanaklarına...
Adem Özbay
Adem Özbay
En yakınımdaki en uzaksın
Yemyeşil
çayırlar üzerine uzanıp seni hayal ettiğimde henüz küçücük bir çocuktum.
Bulutların içerisinden sana yüz beğenirdim. Uzun saçların, güzel gözlerin,
utangaç bir yüzün olurdu hep. Ahatlı tepesi, bulutların değdiği küçük bir dağ
olur ve sen gelir orada dururdun. Koşup çıkardım hemen oraya. Hemen dokunacağım
derken bulutlarla birlikte uzaklaşırdı yüzün. Ne kadar çok koşsam, o kadar çok
uzaklaşırdı yüzün bana. Bütün çocukluğum bulutları tutabilecek bir tepe
aramakla geçti. Ne ben o tepeyi bulabildim, ne de bulutlara çizdiğim yüzünü
unutmaya güç yetirebildim.
Tüm çocukluğum
boyunca en yakınımdaki bulutta, hiç uzanamadığım uzaklıktaydın.
Büyüdüm,
yaşamak mektebinde ne kadar öğrenilecek ders varsa ezberime aldım, ne kadar aşk
varsa yaşadım, nice meridyenlerin altında, nice güneşin en güzel geceye merhaba
dediği sahil kentlerinde seni aradım. Her gün karşıma çıkan binlerce yüzün
arasında seni seçebilmek için sokaklarda başımı öne eğmeden dolaştım. Kuşlarla
şarkı söyledim, balıklarla sabrettim. Kimsesiz çocuklarla ağladım, şefkatli
annelerden masallar dinledim. Lakin bir gün gelip o ince ve güzel parmakların
arasında dolaşacak diye kimseye okşatmadım saçlarımı. En güzel öpüşümü sana
sakladım. En sıcak tutuşlarım için ellerimi sana beklettim.
Gün geldi,
sonsuz bir uykudan uyanır gibi, mezarında asırlardır beklemiş bir bedenin
dirilişi gibi, kanlı bir giyotinde başı gövdesinden ayrılmış bir eskiçağ şövalyesinin
bedeninin başına kavuşması gibi apansız yanı başımda buldum seni. Öylesine
bekletmeden, öylesine derinden, öylesine sade geldin ki...
Dilim gibi
tutulan yüreğim ne ayın, ne güneşin tutulmasıyla kıyas edilebileceği bir sır
ile kayboldu. Sen tekrar göz ve kalp hizama geldiğinde de, bularak kaybedilen
gizemli bir hazine gibi, umudumu yitirdim kavuşmaya dair. Ne kadar çok
yakınımda olsan da, uzaklardan bir uzak, ulaşılamayacaklardan bir umuttun sen.
Yangında küllenmiş ahşap bir hatıra kutusu gibi; içindekilerle birlikte toprağa
karılmışken ve neye dokunsam yakıp küle dönüştürürken, seni nasıl feda
edebilirim çocukluk hayallerime. Gökyüzüne çizilen yüzüne, gözlerine...
Şimdi
anladım ki, bir yüzel yüzün vardır, hiçbir buluta hiçbir tuvale
resmedilemeyecek kadar zarif. Bir güzel gözlerin vardır, bir kurşun atımı kadar
dahi bakılamayacak kadar kırılgan. Bir ellerin vardır, deniz kenarlarında,
parklarda tutulamayacak kadar narin. Sen yeryüzünün bugüne kadar hiç görmediği
bir kristal gibi ışıtırken yüreğimi, senin kırılma ihtimalinden bile
kıpırdayamam yerimden.
İşte
bundandır sana uzak kalışım. Sana ulaşamayışım, bulutlarda gördüğüm yanlış
yüzlerden, tuvallerdeki yanlış akislerden ve kaldırımlardaki yanlış bakışlardan
seni tefsir etmeye çalışmak suçumdandır…
Bu dünya
dönüyor, dediği için zindanların soğuk taşlarında sabahlamış adam gibi, seni
seviyorum diyemediğim için evrenin buz tutmuş sinesinde üşüye üşüye yaşıyorum
hayatı.
Yeryüzünün
bütün matemlerini tutarcasına siyahım sen yakınımdayken. Yaşanmış nice
aşklardan sonra yaşanan ayrılıkların tutulmayan tüm matemlerini senin için
tutup, ömrümü gece gibi karalar içinde yaşarım bundan sonra.
Bir gün ola
ki affedersen benim çocukluk düşlerimi ve gelip öpersen ısınırım. Isınır ve
gülümserim senin o güzel gülümsemene denk.
Ne çare ki
şimdi, en yakınımdaki en uzaksın.
Ne söylesem,
ne yazsam, nereye gitsem şifa bulamam derdime senden gayrı.
Sevgilim, en
yakınımdaki en uzak olsan da, isterim ki; seni sevdiğimi tüm dünya
bilsin...
Adem Özbay
Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen!
Bir
gün seni düşünerek son nefesimi verdiğimde, bunu bir üstünde dolaşan bulutlar
bir de ayağını bastığın toprak bilecek. Bir tek onlar anlayacak halimden, bir
tek onlar bilecek kadri kıymetimi, bir tek onlar dostluk edecek bana uzun
uykumda...
Hiç
iyileşemeyecek kalp yaralarımla sarıldığım bembeyaz kefenim, benim acılarım
içim sargı bezi olurken, ağrılarıma merhem olacak toprağın ve nefessiz kalan
bedenime can verecek gökyüzün hep birden şahitlik yapacaklar seni ne kadar çok
sevdiğime.
Gökyüzü
kuşları dolaştıracak, toprak çiçekler bitirecek üzerimizde. Kuşların ve
çiçeklerin şarkılarıyla hasretim dile gelecek nice ömürler boyunca.
Eğer
bir gün gezinirken güzel yüzünle sokaklarda, gelir de tatlı bir rüzgar,
dünyanın en tatlı güzel gözlerine, dünyanın en tatlı yanaklarına bir öpücük
kondurursa bil ki bendendir. Sana hasret gitmiş dudaklarımın hüzünlü özlem
şarkılarına dayanamamış bulutların ve toprağın ricasına gelmiş bir rüzgardan en
riyasız, en içten, en yalnız ve en ölümlü öpücüğüdür o.
Dünyanın
tüm aşıklarından neşet etmiş ne kadar öpücük varsa, işte o zaman derin bir ah
ederler halime. Tüm aşıklar mezarlarından bir titremeyle sarsılır, tüm kavuşmuş
sevenler mutluluklarına pişman olup, en içten dualarla yakarırlar rablerine.
Tüm mutluluklarını bağışlamak isterler senin o güzel dudaklarının bir öpüşüne.
Ne
çare ki, bedbaht ömrümün son sayfası da karalanmış, acıların alfabesiyle
doldurulmuş ömür defterim mahşere kadar açılmamak üzere kapanmıştır. Lakin
kapanmadan giden, sana bakmaya doyamadan giden gözlerim, mezarda da olsa hep
seni gözler...
İmkansızlığını
bile bile bir meleğin elinden tutup gelip, son bir sözünü söylemeni beklemem ne
kadar beyhude olsa da, bilsen ne büyük bir hasrettir ki, ölümlü bedenimi son
uykusuna bir türlü bırakmaz.
Nice
geceler gördüm, nice sabahlar; lakin toprağın karanlık bağrında gecemi gündüzümü
ayırt edemeden seni beklerken bir bakarsın, sen ellerinde boynu bükük iki
çiçekle gelirsin. Adım sanım unutulsun diye ismimi bile yazdırmadığım mezar
taşımı öpüp toprağımı okşar, bulutumu gözlersin. İki damla gözyaşı döküp beni
ne kadar çok sevdiğini söylersin. Uzun uzun anlatırsın bana; mahcup ve kaçamak
bakan gözlerimizle bakarak güç bela can verebildiğimiz üç beş kelimeyi
konuşurken ne kadar mutlu olduğunu. Söylediğin her sözün sonunda bağıra bağıra
seni seviyorum demek istediğini söylersin. Gelip nefessiz kalana kadar öpmek
istediğini. Ve ben de seslenirim sana aşağıdan: Tıpkı benim gibi...
Ah
sevgilim. Gelip geçen ömre kurban edilmiş nice büyük bir sevgiydi bizimkisi.
Zorlu dağların zirvelerinde binlerce kilometrelik beyazlığın ortasında açıveren
kardelen gibiydi. Ya da milyonlarca kilometrekarelik bir çölün ortasındaki
minik bir vaha. Ne karları eritebilirdik, ne de çölü yeşile çevirebilirdik.
Olsun.
Her şey için müteşekkirim sana. Yaratıcının içime gizlediği şifreyi bulduran
sevgine, hiç öpemediğim yüzüne, hiç tutamadığım ellerine. Seninle iki yabancı gibi
geçen günlerin güzelliğine.
Bil
ki, şimdi üzerimde uçan bulutlar, altımda uzanmış toprak ve alfabemden sana
sunduğum harfler yokluğunu aratmıyor bana. Çünkü neyim varsa, sensin. Neye
baksam sensin, neye dokunsam sen.
Ne
kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen.
Sen
kalbim.
Sen
yaşamım.
Sen
ölümüm.
Sen
dünya.
Sen
ben.
Adem Özbay
Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin!
Evet,
evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Çünkü sen hiçbirimizin
olamadığı kadar kendinsin. Kendinde kaynamış ve dönüp dolaşıp kendine akan bir
ırmak gibi yaşıyorsun hayatı. Dolanıp durduğun kıvrımlar seni kendine
tamamlamaktan alıkoyamıyor. Üzerine giydiğin o sonbahar aynası elbiselerin
senin nehrine düşmüş yapraklar gibi seninle akıyor. Fakat o akışta ne bir
sonbahar yalnızlığı, ne bir yitiriliş hüznü var; ne de yardan ayrılışın elemli
kasvetli acılığı…
Evet,
evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Çünkü sen gülmenin ne kadar
büyük bir sorumluluk olduğunu bilenlerdensin. Güldüğünde yaşamın şahdamarımıza
binen ağırlığını ta içinden hissettiriyorsun bize. Ne lüzumundan fazla
gülüyorsun, ne de az. Sanki yüzünün hassas kesimi o sahiciliğinden hiç şüphe
bulunmayan gülüşün için ayarlanmış. Gözlerin, yanakların, burnun, dudakların…
Tüm bunları bir araya getiren nice eylemler içinde gülmen ne kadar huzurlu,
gülmen ne kadar bizden. Ne kadar sıcak ve sıcacık.
Evet,
evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Kalabalıkların içinde
yalnız kalışınla, koskoca ormanların orta yerinde yapayalnız ötüşen minik bir
serçe gibisin. Fakat serçe nasıl ormanla bütünleşmiş ve aslında yalnızlığın
değil, hayatın tam orta yerindeyse sen öylesinesin işte.
Sessiz ve sakin yanlarınla hayata aldırdığın nefesleri hissetmeyi bilenler
tanır ancak senin hayatının kalp atışlarındaki coşkuyu. Hiç kimse ihtimal
vermese de ihtişamlı bir dokunuşla dokunur ince zayıf parmakların varlığın aşki tenine. Orada nice yanardağlara atlarsın, nice
bulutlardan düşersin, nice arenalarda savaşırsın da kimsecikler fark etmez
içinden içine taşan engin okyanusun sularında nasıl oynaştığını… Hiç
durmaksızın, umutsuzluğa bulaşmaksızın…
Evet,
evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Mesela yürürken amansız bir
savaşın ortasında kalmış bir savaşçı gibi tedirgin basarsın adımlarını.
Tedirgin fakat o kaostan kurtulmak için olabildiğince hızlı. Gezegenlerin dönüş hızında
bulunmayan bir anlam vardır o hızlı adımlarda. Ayağının salınması, sonsuz
gökyüzünün tam merkezinden o soğuk taş ve kül yığıntılarına bir nefes gönderir
gibidir. Azar azar can verir o salınımların yeryüzünde yitik düşmüş nice
yoksulluklara. Varlığın gömülü olduğu bedenlere sahip olanlar seni nasıl
kıskanırlar bir bilsen… Hiç erişemeyecekleri bir yaşamı nasıl kıskanırlar,
nasıl özlerler…
Evet,
evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Ne kadar anlatsam da
bitmeyecek bir masal gibisin. Kelimelerin, sözcüklerin, sayıların ne yan yana
ne alt alta dizilmesinin, formüller üretmesinin, şifreler kurmasının seni
anlatmaya ne denli yetersiz kaldığını nasıl anlatsam sana bilmem ki! Sadece bu
dünyadan hala ümit besleyebilmem, çiçeklerin ısrarla açmaya devam edeceğini
ummam, kelebeklerin inatla yüzlerimize dokunacağını hayal etmem senden işte.
Evet,
evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Bense geç bestelenmiş bir
güftede erken yazılan bir mısrayım. Hangi notama ses vermeye çalışsam; hangi
neyde, tamburda, rebapta, gitarda, kanunda,
udda can bulmayı umsam hiç iyileşemeyeceğim kadar yaralı, hiç bilemediğim kadar
belirsiz, hiç öpemeyecek kadar tedirginim. Dileğim, ezberimde olan bu cümleyi
her söylediğimde gülden güzel gülüşünle göreyim seni. İşte bana en çok yetecek,
aslında hiç yetmeyecek yegane mal varlığım. Senden gelip sende nihayete eren
hayatım…
Adem Özbay






