hüzün şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüzün şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülkız
kız nefesin gül
kokuyor / içerin bahçe midir
Birin; bir görünüp,
bir kaybolduğu masalda vurulmuştum ilkin sana. Bir türlü, pirelerin
berberliğine aklım ermese de, seni pencerenin kenarında bir görenin bir daha
iflah olmamasını pekala anlayabilmiştim. Ne rüzgârın şarkılar mırıldanması
dağlara, ne kırlarda dolaşmana çiçeklerin usulcacık başlarını kaldırıp eşlik
etmesi, şaşırtmamıştı beni. Ama derelerin şarıldarken uyanmasını, dolunayın
gökyüzünü arşınlarken başının dönmesini garipserdim. Çünkü inanırdım ki, senin
olduğun yerlerde tersine akardı zaman ve güzellikler utanıp saklarlardı
kendini...
Gözlerimden Gözlerine Son Mektup
Sen
bu satırları okumaya başladığında ben çoktan senin nefesinin akıp gittiği bu
cennetten ayrılmış olacağım. Eğer Allah bana her gün lime lime etlerimin
doğranacağı, fakat yanımda senin olacağın bir cehennem vaat etseydi yemin
ederim bir an tereddüt etmez, o an kabul ederdim. Ben seninle olamadığım
cennetin tüm katlarını cehennemden bin kat daha elem verici bulurum. Sen ki
benim cennetim, benim kırk yıla yakındır çektiğim cefaların mükâfatısın.
Üç aylık ömürcü doktora mektup
Hiç
iyi etmediniz doktor.
Yaşanacak
ömrüme gün koymanız üzdü beni. Ben daha şöyle canımın istediği gibi aşık
olamamıştım, hiç iyi etmediniz doktor. Şimdi daha fazla ölümlü ilan ettiniz
beni. Oysaki ben de yatağımda derin bir uykuya dalar gibi ölebilirdim. Ya da
bir kazada karşılaşabilirdim Azrail’le. Belki de komik ölebilirdim, Apolla11’in
dünyaya düşen parçalarından biri başıma düşebilirdi mesela. Gerçi hiçbir ölüm
komik değildir, öylesine söyledim. Hem hiç iyi etmediniz doktor, bir hastanede
randevulaştırdınız beni Azrail’le.
Hiç
merakım kalmadı şimdi ölüme.
Hiç
iyi etmediniz doktor.
Sayı
saymasını bildiğime ilk kez üzüldüm. Nasıl ki, ayrılınca sevenler boncuk dizerlermiş
ayrılık günlerine. Yirmisinde yavuklusuna hasret bırakıp vatan hizmetine
gidenlerde ranzalara çentik atarlarmış. Şimdi ben penceremde güneş sayıyorum.
Ay sayıyorum. Yeniden görebildiğim her güneş, bir çocuğun akşam babasına
kavuşma heyecanına götürüyor beni. Lokmalarımı da sayıyorum doktor. Yaşımı
belirten sayıların az olduğu zamanlarda, babamın aybaşlarında alıp getirdiği
muzları yerkenki gibi azar azar, saya saya yiyorum şimdi her şeyi. Hastanenin
kurtlu mercimeği, kuru fasulyesi, taşlı pilavı ne güzel. Ne güzel yanık
patateslere bandırdığım ekmeğin tadı. Yakında nefeslerimi de sayacağım doktor.
Ne kadar kıymet bilmezleriyiz bu dünyanın, bedavadan içimize çektiğimiz şu
oksijeni şimdi saya saya vücudumla buluşturacağım. Bir kimyacı edası olmayacak
yüzümde belki. Zaten yüzümü şimdi bir aynalar geri veriyor bana. Artık
sayılarda yitirdiğim bir adamım ben doktor.
Hem
hiç iyi etmediniz doktor, beni sayılara düşman ettiniz.
Hiç
iyi etmediniz doktor.
Çocukları
korkutan bir adam yaptınız beni. Bir zamanlar sırma edasındaki saçlarıma sanki
atom bombası attınız. Darmadağınıklığına bile razıyım şimdi, tüm taraklar sizin
olsaydı da saçlarıma dokunmasaydınız doktor. Hele kaşlarımda terk ettiğinde
yüzümü bir cüzzamlı gibi kaçtım ceketimin cebinden hiç eksik olmayan el
aynamdan. Bir ara figüran oldum, hastane tiyatrosunda hastayı oynuyorum. Makyaj
yapılmış, saçlarım, kaşlarım gözükmüyor. Oyun bitti sıkıntılı bir rüyadan
uyanır gibi, kaşlarımı açtılar makyajcılar, saçlarım aynaları renklendirdi.
Soğuk hava gelince doktor, hayalim kaçtı gözlerimden, pencereyi açmasaydın
keşke hemşire hanım. İnsan bu hastanelerin hayallerinden başka nesini sevebilir
ki? Hem hiç iyi etmediniz doktor, beni çocuklara sevimsiz kıldınız. Belki
hemşire hanım işyerime gelecekti, sevecektik birbirimizi, evlenecektik,
çocuklarımız olacaktı beni gördüklerinde annelerine gözyaşlarıyla
kaçmayacaklardı.
Hiç
iyi etmediniz doktor, beni uykuya zorlanan bir çocuğa harami kıldınız.
Hiç
iyi etmediniz doktor.
Hayallerimi
kaçırdınız benden. Şöyle bir ahşap evin balkonunda kitabımı okuyup çay içmeyi
çok gördünüz bana. Yaz gelince kelebeklerle yarışacağım bir çiftlikte yaşamayı
da çok gördünüz. Altınyıldız takım elbisemi daha kaç defa giydim ki. Hem altı
yılın birikimiyle altıma çektiğim spor arabamla kaç kilometre yaptım daha. Hele
Avrupa’nın dev gökdelenlerini, Asya’nın pirinç tarlalarını, Amerika’nın kara
adamlarıyla dolu sokaklarını görememek deli edecek beni. Yerlileri görmeyi
iptal edebilirdim belki, ama sen bir yatağa tıktın beni doktor. Hiç ama hiç iyi etmediniz doktor.
Van
Gölü’nü bile görmemişken Azrail’le gezintiye çıkarıyorsunuz beni.
Hiç
iyi etmediniz doktor.
Yaşanacak
ömrüme gün koymanız üzdü beni. Ben daha şöyle canımın istediği gibi aşık
olamamıştım, hiç iyi etmediniz doktor. Şimdi daha fazla ölümlü ilan ettiniz
beni. Oysaki bende yatağımda derin bir uykuya dalar gibi ölebilirdim. Ya da bir
kazada karşılaşabilirdim Azrail’le. Belki de komik ölebilirdim, Apolla11’in
dünyaya düşen parçalarından biri başıma düşebilirdi mesela. Gerçi hiçbir ölüm
komik değildir, öylesine söyledim. Hem hiç iyi etmediniz doktor, bir hastanede
randevulaştırdınız beni Azrail’le.
Hiç
merakım kalmadı şimdi ölmeye.
Adem Özbay
ademozbaya@gmail.com
Öyle sevki, bu hasretlikler düşsün yakamdan
Sormadın halimin esrarı nedir
Çekerim aşkını kaç senedir
Bak
yemin ediyorum: Bir sevsen beni, düşecek bütün hasretlikler yakamdan. Gecelerin
kelimelerimi hırpalayan ve parmak uçlarımı kanatan sessizliğinin canına
okuyacağım. Bir sevsen beni yıldızlara el ense çekip bir Kırkpınar pehlivanı
gibi, galaksilerle birlikte çalacağım ayın haylaz gülümsemeli yüzüne hepsini.
Bir sevsen, bir bakışımla nice kırmızı ışıkları aşıp düşeceğim yanı başına...
Şunu
bil; yüzüme her konuşuşunda uğultular çoğaltıyor harflerin içimde. Çoğaldıkça
çoğalıp kaplıyorlar evrenimi. Yalnızlıklar arasına karışıyorum sana yakınlaşmak
için, yakınlaştıkça karışıklığımı artırıyorsun. Arttıkça ayrığım ahd ediyorum
nice bülbül katili güllere.
Şuna
inan ki, Romalı bir asilzadenin namını yürütmek için aslanlara kur yapan bir
gladyatör gibi; şanın ve itibarın için savaşabilirim tüm yel değirmenleri ve
ellerinde zehirli elmalar taşıyan cadılarla.
Söyle
bana; bilir misin hiçbir çiçeği koparamadım sana sunmak için; senin gözlerini anımsatırlardı
bana. Hiçbir kuşa kapan kurmadım, soğuk kış günlerinde aç kaldıklarında; senin
ellerine benzetirdim kanatlarını. Bir tek ekmek kırıntısı attıysam çöpe,
kırılsın ellerim; sırf ekmek yiyişinin güzelliğine... Bir elmayı dilimlediysem
Allah belamı versin; senin ısırırkenki neşeni kaybederim hayallerimden
korkusuyla. Bil ki; hiçbir ağaca ismini kazıyamadım, gözyaşlanırlar da billur
bir inci olan gözyaşlarına akıtırlar diye.
Şimdi
sen bana, beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Gerçek yalan fark etmez,
gözlerimde nasıl kaybolduğunu, ellerimin seni İstanbul gibi sardığını, kalbimde
ne çok yer bulduğunu, beni aşksızlara inat nasılda inadına sevdiğini anlat.
Yalandan da olsa bir de gülümsemen, ne çok hoşuma gider bir bilsen. Şimdi sen
bana ne olur beni ne kadar çok sevdiğini anlat.
Bilirsin
belki, o yürüdüğün yol bana çıkar. Benim göğsümde filizlenir senin hayata
bıraktığın tohumlar. Vardır ya resimlerde, ilginçtir diye basarlar dergilere;
bir kayanın yada taşların içinden bir çiçek boy salar, bırakır kendini hayatın
bağrına, Küçük Prensin macerası gibi. İşte ben senin kayadan sert göğsüne Martı
Jonathan gibi inerim. Tüylerim dağılır dört bir yana. Sen her şeyin ikimize
vardığını sakın unutma.
Ey
güzel, şimdi ben kucağını siper yapıp saçlarını doladım boynuma. İster idam
ilanımı sal her yana rüzgara bırakacağın gözyaşlarınla. İster tut ellerimden
kışkırt beni seni saran kalelerin kapılarına. Sür beni mağrur kumandaların yüz
binler askerinin arasına. Teke tek savaşmak değildir benim kahramanlığım ve elime
almam bir kılıç bile. Ben ki, zaten senin hasretinle suda bile yanarım, sana
kavuşmaya dair azmimle ne zaferler kazanırım, ne yenilgilere bilenirim. Ey
güzel bir sevgi fermanını asmak için boynuma, söyle ne kadar daha güllerden kan
süzeyim?
Mademki;
ömrüme bir aşkbasan eşkıyası gibi çöktün, şimdi beni bir dokunuşla uyandırman
lazım değil midir bu vuslat provalarından. Şimdi içime dudağından dualar
üfleyip baharlar ekmen lazım değil midir? Hele söyle beni sevmen şart değil
midir?
Ve
artık; ben intihar meraklısı bir adam değilken, bir yitip gitmek kalmışken
bana, bil senin sevmene kuduran muhtaçlığımı. Bil ve anla menekşelerin ve
rüzgarın ve aşkımın kızı.
Öyle
sevki beni, sadece öleyim.
Şerefim
üzerine...
Adem Özbay
www.ademozbay.com
Menteşeden kanatlarla yaşamak ömrü
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü. Doğduğunda bir kanadında yaşamı taşır, diğerinde
ölümü. Her an ensesinde taşıdığı bu ateşle, imtihan süresince iki dünyanın
ortasında bedenini bu kanatların tasallutundan kurtaramaz. Ne zaman yaşama
doğru eğilse bir kanadıyla, ölüm öbür taraftan, en ufak bir esintiyle bile
okyanus kasırgaları gibi çeker onu öbür tarafa. Ne yaşamdan kopabilir insan, ne
ölümden... Yaratıcının çivisiyle bu görünmez kanatlara çakılmış, evrenin
ortasında sonsuz bir boşluğa asılmıştır.
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü. Gözünü açar açmaz annesi karşılar onu sıcacık
tebessümüyle. Tam onun merhametli göğsüne alışmışken, öbür kanattan hafif hafif
bir öksürük gelir. Kendini hatırlatmak
isteyen babadır bu. Öbür kanadı mesken tutmuş; vakarı, ciddiyeti, ağır
kanlılığı ve maişet derdiyle bükülmüş beliyle ‘Burdayım’ demektedir. Büyümek
telaşıyla bir oraya bir buraya koşuşturan küçük bedenimiz düşüp de incittiğinde
o minnacık dizini, hemen kol kanat gerer anne. Ne zaman dara düşüp de bir balon
parasına muhtaç olsak biliriz ki, öbür kanatta şefkatini kalbine gömmüş bir
baba beklemektedir. Anne ve babanın, yaşımız kaç olursa olsun her daim devam
eden, küçük bedenimizi sıkıca kavrama arzularıyla ve gözyaşlarıyla çakılarak
asılırız çocukluğun bitmez mutluluğuna.
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü. Büyüyüp de adam olduğunu anladığı gün, o güne
kadar sırtında taşıdığı kanatlarını bir çırpıda atıverir üzerinden. Artık bir
gram bile ağırlığı olmadan dolaşmaktadır ömrün sokaklarında, caddelerinde,
kaldırımlarında. Ama bir gün, ne ağırlığını ne büyüklüğünü tahmin edemediği bir
kanat takılıverir bir tarafına. Bütün hırçın denizleri bir tebessümüyle
sakinleştirecek sevgili ansızın gelip ona aşk kanadını takmıştır. O kanat onu
öylesine yükseltir ki, bulutları aşan bedeniyle sanki gökyüzüne
çakılıkalıverir. Böyle sürüp gideceğini sandığı mutluluk hali günden güne
nihayete doğru yol alırken, tek tarafında taşıdığı kanat onu yerlere kadar
düşürüp süründürmeye başlamıştır bile. Ne zaman ki sevgilinin teninde kaybolup
mesut bir yuvada çocuklardan bir kanat daha takar, işte o zaman, engin bir
berraklığın içinde aşk oklarıyla çakılı kanatların tutsaklığına binler kere
şükreder. Çünkü bu tutsaklık, gönül deryasında bir yelkenli olup gül
bahçeleriyle dolu bir cennet adasına durmadan sürüklemektedir onu.
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü. Sevgilinin iki gözü ve burnu bir menteşe gibi onu
bakışlarının esaretine aldığında, iki yanağı ve dudağı menteşe gibi dudaklarını
sardığında, iki kolu ve bedeniyle hiç ayrılmayacakmışçasına tek vücut
olduklarında anlar insan hayatın neden bir menteşe gibi üzerimize
çöreklendiğini. Her daim mutluluklarını bir kanada, hüzünlerini öbür kanada;
güzellikleri bir kanada, çirkinlikleri öbür kanada yükleyerek sırtımızdan neden
hiç inmediğini anlar.
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü. Kalbinden bağlamak ister kendini her zaman. Kimisi
için çok ötelerden bir aşka, kimisi için yanı başında nefesini hissedeceği bir
aşka kul pençe olmak ister. Yüreğini, kalpsiz müritlerince çarmıhın eline
teslim edilen İsa gibi sonsuz bir teslimiyet, sonsuz bir ihtiram ile aşka
gerer. En umutsuz zamanlarda, en yalnız kalışlarda, en çok boşlukta kalınan
anlarda ayaklarımızın altındaki dünya çekiliverdiğinde, işte bizi menteşe gibi
hayata bağlayan aşklardır, kanatlarımız. Ne onlarsız ayakta durmayı
becerebiliriz, ne de onlar bizsiz havalanıp gidecek bir gökyüzü bulur.
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü. Bu yüzden umut kesilmez yaşamaktan. Korkulmaz
ölmekten. Bıkılmaz sevmekten. Her şeyin sonuna varıldığında, daha yeni başlamış
bir bahar yağmuru gibi yaşanır bu ömür yolculuğu. Hele güzel gözleriyle bakan,
güzel yanaklarıyla gülen mevsim yüzlü bir aşk varsa başınızın üzerinde, bu
hayata tutunulur menteşe gibi. Ve yaşanılır kanatlanmış da başımızın üzerinde
uçan gökkuşağı renkli bir kelebek gibi...
Menteşeden
kanatlarla yaşar insan ömrü.
Senin gözlerin, senin
yanakların, senin kollarında...
Adem Özbay
www.ademozbay.com
Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen!
Bir
gün seni düşünerek son nefesimi verdiğimde, bunu bir üstünde dolaşan bulutlar
bir de ayağını bastığın toprak bilecek. Bir tek onlar anlayacak halimden, bir
tek onlar bilecek kadri kıymetimi, bir tek onlar dostluk edecek bana uzun
uykumda...
Hiç
iyileşemeyecek kalp yaralarımla sarıldığım bembeyaz kefenim, benim acılarım
içim sargı bezi olurken, ağrılarıma merhem olacak toprağın ve nefessiz kalan
bedenime can verecek gökyüzün hep birden şahitlik yapacaklar seni ne kadar çok
sevdiğime.
Gökyüzü
kuşları dolaştıracak, toprak çiçekler bitirecek üzerimizde. Kuşların ve
çiçeklerin şarkılarıyla hasretim dile gelecek nice ömürler boyunca.
Eğer
bir gün gezinirken güzel yüzünle sokaklarda, gelir de tatlı bir rüzgar,
dünyanın en tatlı güzel gözlerine, dünyanın en tatlı yanaklarına bir öpücük
kondurursa bil ki bendendir. Sana hasret gitmiş dudaklarımın hüzünlü özlem
şarkılarına dayanamamış bulutların ve toprağın ricasına gelmiş bir rüzgardan en
riyasız, en içten, en yalnız ve en ölümlü öpücüğüdür o.
Dünyanın
tüm aşıklarından neşet etmiş ne kadar öpücük varsa, işte o zaman derin bir ah
ederler halime. Tüm aşıklar mezarlarından bir titremeyle sarsılır, tüm kavuşmuş
sevenler mutluluklarına pişman olup, en içten dualarla yakarırlar rablerine.
Tüm mutluluklarını bağışlamak isterler senin o güzel dudaklarının bir öpüşüne.
Ne
çare ki, bedbaht ömrümün son sayfası da karalanmış, acıların alfabesiyle
doldurulmuş ömür defterim mahşere kadar açılmamak üzere kapanmıştır. Lakin
kapanmadan giden, sana bakmaya doyamadan giden gözlerim, mezarda da olsa hep
seni gözler...
İmkansızlığını
bile bile bir meleğin elinden tutup gelip, son bir sözünü söylemeni beklemem ne
kadar beyhude olsa da, bilsen ne büyük bir hasrettir ki, ölümlü bedenimi son
uykusuna bir türlü bırakmaz.
Nice
geceler gördüm, nice sabahlar; lakin toprağın karanlık bağrında gecemi gündüzümü
ayırt edemeden seni beklerken bir bakarsın, sen ellerinde boynu bükük iki
çiçekle gelirsin. Adım sanım unutulsun diye ismimi bile yazdırmadığım mezar
taşımı öpüp toprağımı okşar, bulutumu gözlersin. İki damla gözyaşı döküp beni
ne kadar çok sevdiğini söylersin. Uzun uzun anlatırsın bana; mahcup ve kaçamak
bakan gözlerimizle bakarak güç bela can verebildiğimiz üç beş kelimeyi
konuşurken ne kadar mutlu olduğunu. Söylediğin her sözün sonunda bağıra bağıra
seni seviyorum demek istediğini söylersin. Gelip nefessiz kalana kadar öpmek
istediğini. Ve ben de seslenirim sana aşağıdan: Tıpkı benim gibi...
Ah
sevgilim. Gelip geçen ömre kurban edilmiş nice büyük bir sevgiydi bizimkisi.
Zorlu dağların zirvelerinde binlerce kilometrelik beyazlığın ortasında açıveren
kardelen gibiydi. Ya da milyonlarca kilometrekarelik bir çölün ortasındaki
minik bir vaha. Ne karları eritebilirdik, ne de çölü yeşile çevirebilirdik.
Olsun.
Her şey için müteşekkirim sana. Yaratıcının içime gizlediği şifreyi bulduran
sevgine, hiç öpemediğim yüzüne, hiç tutamadığım ellerine. Seninle iki yabancı gibi
geçen günlerin güzelliğine.
Bil
ki, şimdi üzerimde uçan bulutlar, altımda uzanmış toprak ve alfabemden sana
sunduğum harfler yokluğunu aratmıyor bana. Çünkü neyim varsa, sensin. Neye
baksam sensin, neye dokunsam sen.
Ne
kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen.
Sen
kalbim.
Sen
yaşamım.
Sen
ölümüm.
Sen
dünya.
Sen
ben.
Adem Özbay







