Copyright © Sensiz Kelimeler Sözlüğü
Design by Dzignine
hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sensiz Kelimeler Sözlüğü



“Sensiz Kelimeler Sözlüğü; yaralı kalplerin sözlüğüdür. Ayrılık ve hüznün yazılmamış tarihidir. Çöllerdeki aşkların, şehir kaldırımlarındaki yansımasıdır. Hiçbirimizin unutamadığı kelimelerdir.”
-Sadık Yalsızuçanlar-

Anla İşte


Anla işte seni seviyorum denmez öyle pat diye,
İşin içinde hem 'sen' var hem 'seviyorum' var,
Sen'le seviyorum bir başka güzel,
Seviyorum'la sen bir başka güzel.

Kevakib




 
İkinci gelişim bu şehre. Hayatı anlamlandırma denemelerimden yılgınlığa uğradığım, sahiline sığındığım denizin dalgalarına kucak açtığım yıllar. Ümitlerimi sunduğum insanlardan bir karadeliğe tıkılma tehditleri almıştım. Yalnızlık bakıyor, aşka mutedil bir tercüme olmaya çalışıyordum. Kendime ait bir şeylere tutunup yükseklere açılma gayesindeydim. Azimliydim. İnsanlardan korkuyor, çocuklara tedbirliydim. Kafesinde umarsız haliyle sohbetime katılan kuşum kadar rahat olamıyordum bir türlü.

Gözlerimden Gözlerine Son Mektup





Sen bu satırları okumaya başladığında ben çoktan senin nefesinin akıp gittiği bu cennetten ayrılmış olacağım. Eğer Allah bana her gün lime lime etlerimin doğranacağı, fakat yanımda senin olacağın bir cehennem vaat etseydi yemin ederim bir an tereddüt etmez, o an kabul ederdim. Ben seninle olamadığım cennetin tüm katlarını cehennemden bin kat daha elem verici bulurum. Sen ki benim cennetim, benim kırk yıla yakındır çektiğim cefaların mükâfatısın.

Öyle sevki, bu hasretlikler düşsün yakamdan




Sormadın halimin esrarı nedir

Çekerim aşkını kaç senedir



Bak yemin ediyorum: Bir sevsen beni, düşecek bütün hasretlikler yakamdan. Gecelerin kelimelerimi hırpalayan ve parmak uçlarımı kanatan sessizliğinin canına okuyacağım. Bir sevsen beni yıldızlara el ense çekip bir Kırkpınar pehlivanı gibi, galaksilerle birlikte çalacağım ayın haylaz gülümsemeli yüzüne hepsini. Bir sevsen, bir bakışımla nice kırmızı ışıkları aşıp düşeceğim yanı başına...
Şunu bil; yüzüme her konuşuşunda uğultular çoğaltıyor harflerin içimde. Çoğaldıkça çoğalıp kaplıyorlar evrenimi. Yalnızlıklar arasına karışıyorum sana yakınlaşmak için, yakınlaştıkça karışıklığımı artırıyorsun. Arttıkça ayrığım ahd ediyorum nice bülbül katili güllere.
Şuna inan ki, Romalı bir asilzadenin namını yürütmek için aslanlara kur yapan bir gladyatör gibi; şanın ve itibarın için savaşabilirim tüm yel değirmenleri ve ellerinde zehirli elmalar taşıyan cadılarla. 
Söyle bana; bilir misin hiçbir çiçeği koparamadım sana sunmak için; senin gözlerini anımsatırlardı bana. Hiçbir kuşa kapan kurmadım, soğuk kış günlerinde aç kaldıklarında; senin ellerine benzetirdim kanatlarını. Bir tek ekmek kırıntısı attıysam çöpe, kırılsın ellerim; sırf ekmek yiyişinin güzelliğine... Bir elmayı dilimlediysem Allah belamı versin; senin ısırırkenki neşeni kaybederim hayallerimden korkusuyla. Bil ki; hiçbir ağaca ismini kazıyamadım, gözyaşlanırlar da billur bir inci olan gözyaşlarına akıtırlar diye. 
Şimdi sen bana, beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Gerçek yalan fark etmez, gözlerimde nasıl kaybolduğunu, ellerimin seni İstanbul gibi sardığını, kalbimde ne çok yer bulduğunu, beni aşksızlara inat nasılda inadına sevdiğini anlat. Yalandan da olsa bir de gülümsemen, ne çok hoşuma gider bir bilsen. Şimdi sen bana ne olur beni ne kadar çok sevdiğini anlat.
Bilirsin belki, o yürüdüğün yol bana çıkar. Benim göğsümde filizlenir senin hayata bıraktığın tohumlar. Vardır ya resimlerde, ilginçtir diye basarlar dergilere; bir kayanın yada taşların içinden bir çiçek boy salar, bırakır kendini hayatın bağrına, Küçük Prensin macerası gibi. İşte ben senin kayadan sert göğsüne Martı Jonathan gibi inerim. Tüylerim dağılır dört bir yana. Sen her şeyin ikimize vardığını sakın unutma. 
Ey güzel, şimdi ben kucağını siper yapıp saçlarını doladım boynuma. İster idam ilanımı sal her yana rüzgara bırakacağın gözyaşlarınla. İster tut ellerimden kışkırt beni seni saran kalelerin kapılarına. Sür beni mağrur kumandaların yüz binler askerinin arasına. Teke tek savaşmak değildir benim kahramanlığım ve elime almam bir kılıç bile. Ben ki, zaten senin hasretinle suda bile yanarım, sana kavuşmaya dair azmimle ne zaferler kazanırım, ne yenilgilere bilenirim. Ey güzel bir sevgi fermanını asmak için boynuma, söyle ne kadar daha güllerden kan süzeyim?    
Mademki; ömrüme bir aşkbasan eşkıyası gibi çöktün, şimdi beni bir dokunuşla uyandırman lazım değil midir bu vuslat provalarından. Şimdi içime dudağından dualar üfleyip baharlar ekmen lazım değil midir? Hele söyle beni sevmen şart değil midir?
Ve artık; ben intihar meraklısı bir adam değilken, bir yitip gitmek kalmışken bana, bil senin sevmene kuduran muhtaçlığımı. Bil ve anla menekşelerin ve rüzgarın ve aşkımın kızı.
Öyle sevki beni, sadece öleyim.
Şerefim üzerine... 

Adem Özbay
www.ademozbay.com

Bir masaldır ömür






Bir masaldır ömür... Nice ejderhaların ateş fışkıran nefesleri altında soluk alıp veririz doğumdan ölene kadar. Nice uzak uzak diyarlarda kayboluruz, nice tek gözlü devlerin tasallutunda tir tir titrer yüreğimiz. Bütün canavarların, bütün cadıların, bütün kötü kalpli kurtların maskelerine gülümseriz ömürler boyunca. Bizden öncekilerden alır, sonramıza bırakırız bu acı dolu, ayrılık dolu, hasret dolu kalp atışlarını. Tilkilere şarkı söylerken, dudaklarımızdan çok yüreğimizdekileri düşünürüz. Nice prensler tanırız, nice prensesler... Kahramanlar olup kentin ürkek sokaklarında zapt edilmez kalelerin hükümdarı gibi dolaşırız. Şehir bizden ürkek, biz kendimizden ürkek yaşarız. İmkansız düşlerle akar gider bir ömrümüz. Her şeye rağmen, bir masaldır ömür...
Bir masaldır ömür... En olmadık zamanlarda, yani tam kötülerin galip geldiği anda, gelir bir aşk dokunur alnımıza. Zamansız uykularımızdan bir öpüşle uyanıveririz. Ekmek kırıntılarının kaybettirdiği yurdumuzu, kalbimiz bir deniz feneri olup da bulduruverir bize. O çok eski, çok ama çok eski zamanlar gelip baharlar taşıyan ılık meltemler gibi ürpertir bizi. Beyaz atına binip gittiğimiz o kahramanın pelerinine sarılır gibi sarılırız o ürpertiye. Neşeye mi, üzüntüye mi yoracağımızı bilemediğimiz bir düştür bu. Hiçbir tabircinin, hiçbir yorumcunun, hiçbir simyacının yüreğimizdeki en ufak bir karşılığına bile yorumlayamayacakları eski zaman rüyasıdır aşk. Eskidir çünkü yeni dünyadan nasiplenmemiştir. Hala uzun çayırların süslediği o uçsuz bucaksız kırlarda uçarcasına birbirini kovalamak gibidir. Yakalayıp, üzerine çöreklenip toprağın bütün nefesini içimize çekercesine öpmek gibidir. Hiçbir şehrin, denizler üzerine yaslanmış olsa da İstanbul’un bile tattıramayacağı bir haldir o. Bu yüzden işte, bir masaldır ömür...
Bir masaldır ömür... Annelerin dudaklarından dökülen uçan halıların, cinlerin içinde fink attığı lambaların, maceradan maceraya götüren yüzüklerin hikayesini, iki kelimelik bir masal için terk eder gideriz. Sevgilinin dudağından dökülecek o iki kelimelik masaldır hayatın en gerçek yalanı. Bütün kapıları açan bir sihir gibidir. Kırk haramilerden bizi sakındıran, mahzeninde mutluluğu saklayan bir bilinmez yerdir. En çok bu masala kanmak isteriz, en çok bu masalın kahramanı olmak… Asıl o zaman uçarız kıtalardan kıtalara, uçan halımız olmadan. En çok o zaman dileğimiz yerine gelir cinlerimiz olmadan. O zaman masal olan ömrümüz dile gelir, söyler çaresizliğin notalarını. Bu şarkılardan ki, bir masaldır ömür...
Bir masaldır ömür... Gerçeğe dönüşsün diye kurduğumuz tüm hayallerin, dinsin diye beklediğimiz hasretlerin, kavuşsun diye beklediğimiz ellerin aralarındaki uçurumlarda uyanınca anlarız bunu. Tüm sorularının tek seçeneği ‘imkansız’ olan cevap anahtarını göz yaşlarımızla işaretlerken biliriz ki, hayat bir düş, hayat bir rüya, hayat bir masaldır. Beklediğimiz kahramanımız, prensimiz, prensesimiz o nazenin, o kırılgan, o utangaç tebessümüyle gelip yürek kapımızı çaldığında bu masal biter, bir rüya sonra erer, en güzel düşten uyandırılırız. Çepeçevre sarıldığımız haydutların ortasında çaresiz ve yapayalnız kalırız. Kötü devler, acımasız cadılar, ateş kusan ejderhalar, hain üvey anneler bize hep birden kırmızı elmalarını uzatırlar. Isırırız, kavuşamadığımız sevgili için sonsuza kadar sürecek bir uykuya dalmak üzere. Üç elmadan ilkidir bu. Hem ısırır, hem ‘imkansız’ deriz; sensizlik de sen de imkansız, bu masal imkansız...
Bir masaldır ömür... 
Üç elma düşer, ikisi yanaklarına...      


Adem Özbay

Adem Özbay

En yakınımdaki en uzaksın






Yemyeşil çayırlar üzerine uzanıp seni hayal ettiğimde henüz küçücük bir çocuktum. Bulutların içerisinden sana yüz beğenirdim. Uzun saçların, güzel gözlerin, utangaç bir yüzün olurdu hep. Ahatlı tepesi, bulutların değdiği küçük bir dağ olur ve sen gelir orada dururdun. Koşup çıkardım hemen oraya. Hemen dokunacağım derken bulutlarla birlikte uzaklaşırdı yüzün. Ne kadar çok koşsam, o kadar çok uzaklaşırdı yüzün bana. Bütün çocukluğum bulutları tutabilecek bir tepe aramakla geçti. Ne ben o tepeyi bulabildim, ne de bulutlara çizdiğim yüzünü unutmaya güç yetirebildim.
Tüm çocukluğum boyunca en yakınımdaki bulutta, hiç uzanamadığım uzaklıktaydın.
Büyüdüm, yaşamak mektebinde ne kadar öğrenilecek ders varsa ezberime aldım, ne kadar aşk varsa yaşadım, nice meridyenlerin altında, nice güneşin en güzel geceye merhaba dediği sahil kentlerinde seni aradım. Her gün karşıma çıkan binlerce yüzün arasında seni seçebilmek için sokaklarda başımı öne eğmeden dolaştım. Kuşlarla şarkı söyledim, balıklarla sabrettim. Kimsesiz çocuklarla ağladım, şefkatli annelerden masallar dinledim. Lakin bir gün gelip o ince ve güzel parmakların arasında dolaşacak diye kimseye okşatmadım saçlarımı. En güzel öpüşümü sana sakladım. En sıcak tutuşlarım için ellerimi sana beklettim.
Gün geldi, sonsuz bir uykudan uyanır gibi, mezarında asırlardır beklemiş bir bedenin dirilişi gibi, kanlı bir giyotinde başı gövdesinden ayrılmış bir eskiçağ şövalyesinin bedeninin başına kavuşması gibi apansız yanı başımda buldum seni. Öylesine bekletmeden, öylesine derinden, öylesine sade geldin ki...
Dilim gibi tutulan yüreğim ne ayın, ne güneşin tutulmasıyla kıyas edilebileceği bir sır ile kayboldu. Sen tekrar göz ve kalp hizama geldiğinde de, bularak kaybedilen gizemli bir hazine gibi, umudumu yitirdim kavuşmaya dair. Ne kadar çok yakınımda olsan da, uzaklardan bir uzak, ulaşılamayacaklardan bir umuttun sen. Yangında küllenmiş ahşap bir hatıra kutusu gibi; içindekilerle birlikte toprağa karılmışken ve neye dokunsam yakıp küle dönüştürürken, seni nasıl feda edebilirim çocukluk hayallerime. Gökyüzüne çizilen yüzüne, gözlerine...
Şimdi anladım ki, bir yüzel yüzün vardır, hiçbir buluta hiçbir tuvale resmedilemeyecek kadar zarif. Bir güzel gözlerin vardır, bir kurşun atımı kadar dahi bakılamayacak kadar kırılgan. Bir ellerin vardır, deniz kenarlarında, parklarda tutulamayacak kadar narin. Sen yeryüzünün bugüne kadar hiç görmediği bir kristal gibi ışıtırken yüreğimi, senin kırılma ihtimalinden bile kıpırdayamam yerimden.
İşte bundandır sana uzak kalışım. Sana ulaşamayışım, bulutlarda gördüğüm yanlış yüzlerden, tuvallerdeki yanlış akislerden ve kaldırımlardaki yanlış bakışlardan seni tefsir etmeye çalışmak suçumdandır…
Bu dünya dönüyor, dediği için zindanların soğuk taşlarında sabahlamış adam gibi, seni seviyorum diyemediğim için evrenin buz tutmuş sinesinde üşüye üşüye yaşıyorum hayatı.
Yeryüzünün bütün matemlerini tutarcasına siyahım sen yakınımdayken. Yaşanmış nice aşklardan sonra yaşanan ayrılıkların tutulmayan tüm matemlerini senin için tutup, ömrümü gece gibi karalar içinde yaşarım bundan sonra. 
Bir gün ola ki affedersen benim çocukluk düşlerimi ve gelip öpersen ısınırım. Isınır ve gülümserim senin o güzel gülümsemene denk.
Ne çare ki şimdi, en yakınımdaki en uzaksın.
Ne söylesem, ne yazsam, nereye gitsem şifa bulamam derdime senden gayrı.
Sevgilim, en yakınımdaki en uzak olsan da, isterim ki; seni sevdiğimi tüm dünya bilsin...  


Adem Özbay

Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen!






Bir gün seni düşünerek son nefesimi verdiğimde, bunu bir üstünde dolaşan bulutlar bir de ayağını bastığın toprak bilecek. Bir tek onlar anlayacak halimden, bir tek onlar bilecek kadri kıymetimi, bir tek onlar dostluk edecek bana uzun uykumda...
Hiç iyileşemeyecek kalp yaralarımla sarıldığım bembeyaz kefenim, benim acılarım içim sargı bezi olurken, ağrılarıma merhem olacak toprağın ve nefessiz kalan bedenime can verecek gökyüzün hep birden şahitlik yapacaklar seni ne kadar çok sevdiğime.
Gökyüzü kuşları dolaştıracak, toprak çiçekler bitirecek üzerimizde. Kuşların ve çiçeklerin şarkılarıyla hasretim dile gelecek nice ömürler boyunca.
Eğer bir gün gezinirken güzel yüzünle sokaklarda, gelir de tatlı bir rüzgar, dünyanın en tatlı güzel gözlerine, dünyanın en tatlı yanaklarına bir öpücük kondurursa bil ki bendendir. Sana hasret gitmiş dudaklarımın hüzünlü özlem şarkılarına dayanamamış bulutların ve toprağın ricasına gelmiş bir rüzgardan en riyasız, en içten, en yalnız ve en ölümlü öpücüğüdür o.
Dünyanın tüm aşıklarından neşet etmiş ne kadar öpücük varsa, işte o zaman derin bir ah ederler halime. Tüm aşıklar mezarlarından bir titremeyle sarsılır, tüm kavuşmuş sevenler mutluluklarına pişman olup, en içten dualarla yakarırlar rablerine. Tüm mutluluklarını bağışlamak isterler senin o güzel dudaklarının bir öpüşüne.
Ne çare ki, bedbaht ömrümün son sayfası da karalanmış, acıların alfabesiyle doldurulmuş ömür defterim mahşere kadar açılmamak üzere kapanmıştır. Lakin kapanmadan giden, sana bakmaya doyamadan giden gözlerim, mezarda da olsa hep seni gözler...
İmkansızlığını bile bile bir meleğin elinden tutup gelip, son bir sözünü söylemeni beklemem ne kadar beyhude olsa da, bilsen ne büyük bir hasrettir ki, ölümlü bedenimi son uykusuna bir türlü bırakmaz.
Nice geceler gördüm, nice sabahlar; lakin toprağın karanlık bağrında gecemi gündüzümü ayırt edemeden seni beklerken bir bakarsın, sen ellerinde boynu bükük iki çiçekle gelirsin. Adım sanım unutulsun diye ismimi bile yazdırmadığım mezar taşımı öpüp toprağımı okşar, bulutumu gözlersin. İki damla gözyaşı döküp beni ne kadar çok sevdiğini söylersin. Uzun uzun anlatırsın bana; mahcup ve kaçamak bakan gözlerimizle bakarak güç bela can verebildiğimiz üç beş kelimeyi konuşurken ne kadar mutlu olduğunu. Söylediğin her sözün sonunda bağıra bağıra seni seviyorum demek istediğini söylersin. Gelip nefessiz kalana kadar öpmek istediğini. Ve ben de seslenirim sana aşağıdan: Tıpkı benim gibi...
Ah sevgilim. Gelip geçen ömre kurban edilmiş nice büyük bir sevgiydi bizimkisi. Zorlu dağların zirvelerinde binlerce kilometrelik beyazlığın ortasında açıveren kardelen gibiydi. Ya da milyonlarca kilometrekarelik bir çölün ortasındaki minik bir vaha. Ne karları eritebilirdik, ne de çölü yeşile çevirebilirdik.
Olsun. Her şey için müteşekkirim sana. Yaratıcının içime gizlediği şifreyi bulduran sevgine, hiç öpemediğim yüzüne, hiç tutamadığım ellerine. Seninle iki yabancı gibi geçen günlerin güzelliğine.
Bil ki, şimdi üzerimde uçan bulutlar, altımda uzanmış toprak ve alfabemden sana sunduğum harfler yokluğunu aratmıyor bana. Çünkü neyim varsa, sensin. Neye baksam sensin, neye dokunsam sen.
Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen.
Sen kalbim.
Sen yaşamım.
Sen ölümüm.
Sen dünya.
Sen ben.


Adem Özbay