hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüzün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kevakib
İkinci
gelişim bu şehre. Hayatı anlamlandırma denemelerimden yılgınlığa uğradığım,
sahiline sığındığım denizin dalgalarına kucak açtığım yıllar. Ümitlerimi
sunduğum insanlardan bir karadeliğe tıkılma tehditleri almıştım. Yalnızlık
bakıyor, aşka mutedil bir tercüme olmaya çalışıyordum. Kendime ait bir şeylere
tutunup yükseklere açılma gayesindeydim. Azimliydim. İnsanlardan korkuyor,
çocuklara tedbirliydim. Kafesinde umarsız haliyle sohbetime katılan kuşum kadar
rahat olamıyordum bir türlü.
Gözlerimden Gözlerine Son Mektup
Sen
bu satırları okumaya başladığında ben çoktan senin nefesinin akıp gittiği bu
cennetten ayrılmış olacağım. Eğer Allah bana her gün lime lime etlerimin
doğranacağı, fakat yanımda senin olacağın bir cehennem vaat etseydi yemin
ederim bir an tereddüt etmez, o an kabul ederdim. Ben seninle olamadığım
cennetin tüm katlarını cehennemden bin kat daha elem verici bulurum. Sen ki
benim cennetim, benim kırk yıla yakındır çektiğim cefaların mükâfatısın.
Öyle sevki, bu hasretlikler düşsün yakamdan
Sormadın halimin esrarı nedir
Çekerim aşkını kaç senedir
Bak
yemin ediyorum: Bir sevsen beni, düşecek bütün hasretlikler yakamdan. Gecelerin
kelimelerimi hırpalayan ve parmak uçlarımı kanatan sessizliğinin canına
okuyacağım. Bir sevsen beni yıldızlara el ense çekip bir Kırkpınar pehlivanı
gibi, galaksilerle birlikte çalacağım ayın haylaz gülümsemeli yüzüne hepsini.
Bir sevsen, bir bakışımla nice kırmızı ışıkları aşıp düşeceğim yanı başına...
Şunu
bil; yüzüme her konuşuşunda uğultular çoğaltıyor harflerin içimde. Çoğaldıkça
çoğalıp kaplıyorlar evrenimi. Yalnızlıklar arasına karışıyorum sana yakınlaşmak
için, yakınlaştıkça karışıklığımı artırıyorsun. Arttıkça ayrığım ahd ediyorum
nice bülbül katili güllere.
Şuna
inan ki, Romalı bir asilzadenin namını yürütmek için aslanlara kur yapan bir
gladyatör gibi; şanın ve itibarın için savaşabilirim tüm yel değirmenleri ve
ellerinde zehirli elmalar taşıyan cadılarla.
Söyle
bana; bilir misin hiçbir çiçeği koparamadım sana sunmak için; senin gözlerini anımsatırlardı
bana. Hiçbir kuşa kapan kurmadım, soğuk kış günlerinde aç kaldıklarında; senin
ellerine benzetirdim kanatlarını. Bir tek ekmek kırıntısı attıysam çöpe,
kırılsın ellerim; sırf ekmek yiyişinin güzelliğine... Bir elmayı dilimlediysem
Allah belamı versin; senin ısırırkenki neşeni kaybederim hayallerimden
korkusuyla. Bil ki; hiçbir ağaca ismini kazıyamadım, gözyaşlanırlar da billur
bir inci olan gözyaşlarına akıtırlar diye.
Şimdi
sen bana, beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Gerçek yalan fark etmez,
gözlerimde nasıl kaybolduğunu, ellerimin seni İstanbul gibi sardığını, kalbimde
ne çok yer bulduğunu, beni aşksızlara inat nasılda inadına sevdiğini anlat.
Yalandan da olsa bir de gülümsemen, ne çok hoşuma gider bir bilsen. Şimdi sen
bana ne olur beni ne kadar çok sevdiğini anlat.
Bilirsin
belki, o yürüdüğün yol bana çıkar. Benim göğsümde filizlenir senin hayata
bıraktığın tohumlar. Vardır ya resimlerde, ilginçtir diye basarlar dergilere;
bir kayanın yada taşların içinden bir çiçek boy salar, bırakır kendini hayatın
bağrına, Küçük Prensin macerası gibi. İşte ben senin kayadan sert göğsüne Martı
Jonathan gibi inerim. Tüylerim dağılır dört bir yana. Sen her şeyin ikimize
vardığını sakın unutma.
Ey
güzel, şimdi ben kucağını siper yapıp saçlarını doladım boynuma. İster idam
ilanımı sal her yana rüzgara bırakacağın gözyaşlarınla. İster tut ellerimden
kışkırt beni seni saran kalelerin kapılarına. Sür beni mağrur kumandaların yüz
binler askerinin arasına. Teke tek savaşmak değildir benim kahramanlığım ve elime
almam bir kılıç bile. Ben ki, zaten senin hasretinle suda bile yanarım, sana
kavuşmaya dair azmimle ne zaferler kazanırım, ne yenilgilere bilenirim. Ey
güzel bir sevgi fermanını asmak için boynuma, söyle ne kadar daha güllerden kan
süzeyim?
Mademki;
ömrüme bir aşkbasan eşkıyası gibi çöktün, şimdi beni bir dokunuşla uyandırman
lazım değil midir bu vuslat provalarından. Şimdi içime dudağından dualar
üfleyip baharlar ekmen lazım değil midir? Hele söyle beni sevmen şart değil
midir?
Ve
artık; ben intihar meraklısı bir adam değilken, bir yitip gitmek kalmışken
bana, bil senin sevmene kuduran muhtaçlığımı. Bil ve anla menekşelerin ve
rüzgarın ve aşkımın kızı.
Öyle
sevki beni, sadece öleyim.
Şerefim
üzerine...
Adem Özbay
www.ademozbay.com
Bir masaldır ömür
Bir
masaldır ömür... Nice ejderhaların ateş fışkıran nefesleri altında soluk alıp veririz doğumdan ölene kadar. Nice uzak
uzak diyarlarda kayboluruz, nice tek gözlü devlerin tasallutunda tir tir titrer
yüreğimiz. Bütün canavarların, bütün cadıların, bütün kötü kalpli kurtların
maskelerine gülümseriz ömürler boyunca. Bizden öncekilerden alır, sonramıza
bırakırız bu acı dolu, ayrılık dolu, hasret dolu kalp atışlarını. Tilkilere şarkı
söylerken, dudaklarımızdan çok yüreğimizdekileri düşünürüz. Nice prensler
tanırız, nice prensesler... Kahramanlar olup kentin ürkek sokaklarında zapt
edilmez kalelerin hükümdarı gibi dolaşırız. Şehir bizden ürkek, biz kendimizden
ürkek yaşarız. İmkansız düşlerle akar gider bir ömrümüz. Her şeye rağmen, bir
masaldır ömür...
Bir
masaldır ömür... En olmadık zamanlarda, yani tam kötülerin galip geldiği anda,
gelir bir aşk dokunur alnımıza. Zamansız uykularımızdan bir öpüşle
uyanıveririz. Ekmek kırıntılarının kaybettirdiği yurdumuzu, kalbimiz bir deniz
feneri olup da bulduruverir bize. O çok eski, çok ama çok eski zamanlar gelip
baharlar taşıyan ılık meltemler gibi ürpertir bizi. Beyaz atına binip
gittiğimiz o kahramanın pelerinine sarılır gibi sarılırız o ürpertiye. Neşeye
mi, üzüntüye mi yoracağımızı bilemediğimiz bir düştür bu. Hiçbir tabircinin,
hiçbir yorumcunun, hiçbir simyacının yüreğimizdeki en ufak bir karşılığına bile
yorumlayamayacakları eski zaman rüyasıdır aşk. Eskidir çünkü yeni dünyadan
nasiplenmemiştir. Hala uzun çayırların süslediği o uçsuz bucaksız kırlarda
uçarcasına birbirini kovalamak gibidir. Yakalayıp, üzerine çöreklenip toprağın
bütün nefesini içimize çekercesine öpmek gibidir. Hiçbir şehrin, denizler
üzerine yaslanmış olsa da İstanbul’un bile tattıramayacağı bir haldir o. Bu
yüzden işte, bir masaldır ömür...
Bir
masaldır ömür... Annelerin dudaklarından dökülen uçan halıların, cinlerin
içinde fink attığı lambaların, maceradan maceraya götüren yüzüklerin
hikayesini, iki kelimelik bir masal için terk eder gideriz. Sevgilinin
dudağından dökülecek o iki kelimelik masaldır hayatın en gerçek yalanı. Bütün
kapıları açan bir sihir gibidir. Kırk haramilerden bizi sakındıran, mahzeninde
mutluluğu saklayan bir bilinmez yerdir. En çok bu masala kanmak isteriz, en çok
bu masalın kahramanı olmak… Asıl o zaman uçarız kıtalardan kıtalara, uçan
halımız olmadan. En çok o zaman dileğimiz yerine gelir cinlerimiz olmadan. O
zaman masal olan ömrümüz dile gelir, söyler çaresizliğin notalarını. Bu
şarkılardan ki, bir masaldır ömür...
Bir
masaldır ömür... Gerçeğe dönüşsün diye kurduğumuz tüm hayallerin, dinsin diye
beklediğimiz hasretlerin, kavuşsun diye beklediğimiz ellerin aralarındaki
uçurumlarda uyanınca anlarız bunu. Tüm sorularının tek seçeneği ‘imkansız’ olan
cevap anahtarını göz yaşlarımızla işaretlerken biliriz ki, hayat bir düş, hayat
bir rüya, hayat bir masaldır. Beklediğimiz kahramanımız, prensimiz, prensesimiz
o nazenin, o kırılgan, o utangaç tebessümüyle gelip yürek kapımızı çaldığında
bu masal biter, bir rüya sonra erer, en güzel düşten uyandırılırız. Çepeçevre
sarıldığımız haydutların ortasında çaresiz ve yapayalnız kalırız. Kötü devler,
acımasız cadılar, ateş kusan ejderhalar, hain üvey anneler bize hep birden
kırmızı elmalarını uzatırlar. Isırırız, kavuşamadığımız sevgili için sonsuza
kadar sürecek bir uykuya dalmak üzere. Üç elmadan ilkidir bu. Hem ısırır, hem
‘imkansız’ deriz; sensizlik de sen de imkansız, bu masal imkansız...
Bir
masaldır ömür...
Üç
elma düşer, ikisi yanaklarına...
Adem Özbay
Adem Özbay
En yakınımdaki en uzaksın
Yemyeşil
çayırlar üzerine uzanıp seni hayal ettiğimde henüz küçücük bir çocuktum.
Bulutların içerisinden sana yüz beğenirdim. Uzun saçların, güzel gözlerin,
utangaç bir yüzün olurdu hep. Ahatlı tepesi, bulutların değdiği küçük bir dağ
olur ve sen gelir orada dururdun. Koşup çıkardım hemen oraya. Hemen dokunacağım
derken bulutlarla birlikte uzaklaşırdı yüzün. Ne kadar çok koşsam, o kadar çok
uzaklaşırdı yüzün bana. Bütün çocukluğum bulutları tutabilecek bir tepe
aramakla geçti. Ne ben o tepeyi bulabildim, ne de bulutlara çizdiğim yüzünü
unutmaya güç yetirebildim.
Tüm çocukluğum
boyunca en yakınımdaki bulutta, hiç uzanamadığım uzaklıktaydın.
Büyüdüm,
yaşamak mektebinde ne kadar öğrenilecek ders varsa ezberime aldım, ne kadar aşk
varsa yaşadım, nice meridyenlerin altında, nice güneşin en güzel geceye merhaba
dediği sahil kentlerinde seni aradım. Her gün karşıma çıkan binlerce yüzün
arasında seni seçebilmek için sokaklarda başımı öne eğmeden dolaştım. Kuşlarla
şarkı söyledim, balıklarla sabrettim. Kimsesiz çocuklarla ağladım, şefkatli
annelerden masallar dinledim. Lakin bir gün gelip o ince ve güzel parmakların
arasında dolaşacak diye kimseye okşatmadım saçlarımı. En güzel öpüşümü sana
sakladım. En sıcak tutuşlarım için ellerimi sana beklettim.
Gün geldi,
sonsuz bir uykudan uyanır gibi, mezarında asırlardır beklemiş bir bedenin
dirilişi gibi, kanlı bir giyotinde başı gövdesinden ayrılmış bir eskiçağ şövalyesinin
bedeninin başına kavuşması gibi apansız yanı başımda buldum seni. Öylesine
bekletmeden, öylesine derinden, öylesine sade geldin ki...
Dilim gibi
tutulan yüreğim ne ayın, ne güneşin tutulmasıyla kıyas edilebileceği bir sır
ile kayboldu. Sen tekrar göz ve kalp hizama geldiğinde de, bularak kaybedilen
gizemli bir hazine gibi, umudumu yitirdim kavuşmaya dair. Ne kadar çok
yakınımda olsan da, uzaklardan bir uzak, ulaşılamayacaklardan bir umuttun sen.
Yangında küllenmiş ahşap bir hatıra kutusu gibi; içindekilerle birlikte toprağa
karılmışken ve neye dokunsam yakıp küle dönüştürürken, seni nasıl feda
edebilirim çocukluk hayallerime. Gökyüzüne çizilen yüzüne, gözlerine...
Şimdi
anladım ki, bir yüzel yüzün vardır, hiçbir buluta hiçbir tuvale
resmedilemeyecek kadar zarif. Bir güzel gözlerin vardır, bir kurşun atımı kadar
dahi bakılamayacak kadar kırılgan. Bir ellerin vardır, deniz kenarlarında,
parklarda tutulamayacak kadar narin. Sen yeryüzünün bugüne kadar hiç görmediği
bir kristal gibi ışıtırken yüreğimi, senin kırılma ihtimalinden bile
kıpırdayamam yerimden.
İşte
bundandır sana uzak kalışım. Sana ulaşamayışım, bulutlarda gördüğüm yanlış
yüzlerden, tuvallerdeki yanlış akislerden ve kaldırımlardaki yanlış bakışlardan
seni tefsir etmeye çalışmak suçumdandır…
Bu dünya
dönüyor, dediği için zindanların soğuk taşlarında sabahlamış adam gibi, seni
seviyorum diyemediğim için evrenin buz tutmuş sinesinde üşüye üşüye yaşıyorum
hayatı.
Yeryüzünün
bütün matemlerini tutarcasına siyahım sen yakınımdayken. Yaşanmış nice
aşklardan sonra yaşanan ayrılıkların tutulmayan tüm matemlerini senin için
tutup, ömrümü gece gibi karalar içinde yaşarım bundan sonra.
Bir gün ola
ki affedersen benim çocukluk düşlerimi ve gelip öpersen ısınırım. Isınır ve
gülümserim senin o güzel gülümsemene denk.
Ne çare ki
şimdi, en yakınımdaki en uzaksın.
Ne söylesem,
ne yazsam, nereye gitsem şifa bulamam derdime senden gayrı.
Sevgilim, en
yakınımdaki en uzak olsan da, isterim ki; seni sevdiğimi tüm dünya
bilsin...
Adem Özbay
Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen!
Bir
gün seni düşünerek son nefesimi verdiğimde, bunu bir üstünde dolaşan bulutlar
bir de ayağını bastığın toprak bilecek. Bir tek onlar anlayacak halimden, bir
tek onlar bilecek kadri kıymetimi, bir tek onlar dostluk edecek bana uzun
uykumda...
Hiç
iyileşemeyecek kalp yaralarımla sarıldığım bembeyaz kefenim, benim acılarım
içim sargı bezi olurken, ağrılarıma merhem olacak toprağın ve nefessiz kalan
bedenime can verecek gökyüzün hep birden şahitlik yapacaklar seni ne kadar çok
sevdiğime.
Gökyüzü
kuşları dolaştıracak, toprak çiçekler bitirecek üzerimizde. Kuşların ve
çiçeklerin şarkılarıyla hasretim dile gelecek nice ömürler boyunca.
Eğer
bir gün gezinirken güzel yüzünle sokaklarda, gelir de tatlı bir rüzgar,
dünyanın en tatlı güzel gözlerine, dünyanın en tatlı yanaklarına bir öpücük
kondurursa bil ki bendendir. Sana hasret gitmiş dudaklarımın hüzünlü özlem
şarkılarına dayanamamış bulutların ve toprağın ricasına gelmiş bir rüzgardan en
riyasız, en içten, en yalnız ve en ölümlü öpücüğüdür o.
Dünyanın
tüm aşıklarından neşet etmiş ne kadar öpücük varsa, işte o zaman derin bir ah
ederler halime. Tüm aşıklar mezarlarından bir titremeyle sarsılır, tüm kavuşmuş
sevenler mutluluklarına pişman olup, en içten dualarla yakarırlar rablerine.
Tüm mutluluklarını bağışlamak isterler senin o güzel dudaklarının bir öpüşüne.
Ne
çare ki, bedbaht ömrümün son sayfası da karalanmış, acıların alfabesiyle
doldurulmuş ömür defterim mahşere kadar açılmamak üzere kapanmıştır. Lakin
kapanmadan giden, sana bakmaya doyamadan giden gözlerim, mezarda da olsa hep
seni gözler...
İmkansızlığını
bile bile bir meleğin elinden tutup gelip, son bir sözünü söylemeni beklemem ne
kadar beyhude olsa da, bilsen ne büyük bir hasrettir ki, ölümlü bedenimi son
uykusuna bir türlü bırakmaz.
Nice
geceler gördüm, nice sabahlar; lakin toprağın karanlık bağrında gecemi gündüzümü
ayırt edemeden seni beklerken bir bakarsın, sen ellerinde boynu bükük iki
çiçekle gelirsin. Adım sanım unutulsun diye ismimi bile yazdırmadığım mezar
taşımı öpüp toprağımı okşar, bulutumu gözlersin. İki damla gözyaşı döküp beni
ne kadar çok sevdiğini söylersin. Uzun uzun anlatırsın bana; mahcup ve kaçamak
bakan gözlerimizle bakarak güç bela can verebildiğimiz üç beş kelimeyi
konuşurken ne kadar mutlu olduğunu. Söylediğin her sözün sonunda bağıra bağıra
seni seviyorum demek istediğini söylersin. Gelip nefessiz kalana kadar öpmek
istediğini. Ve ben de seslenirim sana aşağıdan: Tıpkı benim gibi...
Ah
sevgilim. Gelip geçen ömre kurban edilmiş nice büyük bir sevgiydi bizimkisi.
Zorlu dağların zirvelerinde binlerce kilometrelik beyazlığın ortasında açıveren
kardelen gibiydi. Ya da milyonlarca kilometrekarelik bir çölün ortasındaki
minik bir vaha. Ne karları eritebilirdik, ne de çölü yeşile çevirebilirdik.
Olsun.
Her şey için müteşekkirim sana. Yaratıcının içime gizlediği şifreyi bulduran
sevgine, hiç öpemediğim yüzüne, hiç tutamadığım ellerine. Seninle iki yabancı gibi
geçen günlerin güzelliğine.
Bil
ki, şimdi üzerimde uçan bulutlar, altımda uzanmış toprak ve alfabemden sana
sunduğum harfler yokluğunu aratmıyor bana. Çünkü neyim varsa, sensin. Neye
baksam sensin, neye dokunsam sen.
Ne
kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen.
Sen
kalbim.
Sen
yaşamım.
Sen
ölümüm.
Sen
dünya.
Sen
ben.
Adem Özbay








