Copyright © Sensiz Kelimeler Sözlüğü
Design by Dzignine
güzel aşk şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güzel aşk şiiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Öyle sevki, bu hasretlikler düşsün yakamdan




Sormadın halimin esrarı nedir

Çekerim aşkını kaç senedir



Bak yemin ediyorum: Bir sevsen beni, düşecek bütün hasretlikler yakamdan. Gecelerin kelimelerimi hırpalayan ve parmak uçlarımı kanatan sessizliğinin canına okuyacağım. Bir sevsen beni yıldızlara el ense çekip bir Kırkpınar pehlivanı gibi, galaksilerle birlikte çalacağım ayın haylaz gülümsemeli yüzüne hepsini. Bir sevsen, bir bakışımla nice kırmızı ışıkları aşıp düşeceğim yanı başına...
Şunu bil; yüzüme her konuşuşunda uğultular çoğaltıyor harflerin içimde. Çoğaldıkça çoğalıp kaplıyorlar evrenimi. Yalnızlıklar arasına karışıyorum sana yakınlaşmak için, yakınlaştıkça karışıklığımı artırıyorsun. Arttıkça ayrığım ahd ediyorum nice bülbül katili güllere.
Şuna inan ki, Romalı bir asilzadenin namını yürütmek için aslanlara kur yapan bir gladyatör gibi; şanın ve itibarın için savaşabilirim tüm yel değirmenleri ve ellerinde zehirli elmalar taşıyan cadılarla. 
Söyle bana; bilir misin hiçbir çiçeği koparamadım sana sunmak için; senin gözlerini anımsatırlardı bana. Hiçbir kuşa kapan kurmadım, soğuk kış günlerinde aç kaldıklarında; senin ellerine benzetirdim kanatlarını. Bir tek ekmek kırıntısı attıysam çöpe, kırılsın ellerim; sırf ekmek yiyişinin güzelliğine... Bir elmayı dilimlediysem Allah belamı versin; senin ısırırkenki neşeni kaybederim hayallerimden korkusuyla. Bil ki; hiçbir ağaca ismini kazıyamadım, gözyaşlanırlar da billur bir inci olan gözyaşlarına akıtırlar diye. 
Şimdi sen bana, beni ne kadar çok sevdiğini anlat. Gerçek yalan fark etmez, gözlerimde nasıl kaybolduğunu, ellerimin seni İstanbul gibi sardığını, kalbimde ne çok yer bulduğunu, beni aşksızlara inat nasılda inadına sevdiğini anlat. Yalandan da olsa bir de gülümsemen, ne çok hoşuma gider bir bilsen. Şimdi sen bana ne olur beni ne kadar çok sevdiğini anlat.
Bilirsin belki, o yürüdüğün yol bana çıkar. Benim göğsümde filizlenir senin hayata bıraktığın tohumlar. Vardır ya resimlerde, ilginçtir diye basarlar dergilere; bir kayanın yada taşların içinden bir çiçek boy salar, bırakır kendini hayatın bağrına, Küçük Prensin macerası gibi. İşte ben senin kayadan sert göğsüne Martı Jonathan gibi inerim. Tüylerim dağılır dört bir yana. Sen her şeyin ikimize vardığını sakın unutma. 
Ey güzel, şimdi ben kucağını siper yapıp saçlarını doladım boynuma. İster idam ilanımı sal her yana rüzgara bırakacağın gözyaşlarınla. İster tut ellerimden kışkırt beni seni saran kalelerin kapılarına. Sür beni mağrur kumandaların yüz binler askerinin arasına. Teke tek savaşmak değildir benim kahramanlığım ve elime almam bir kılıç bile. Ben ki, zaten senin hasretinle suda bile yanarım, sana kavuşmaya dair azmimle ne zaferler kazanırım, ne yenilgilere bilenirim. Ey güzel bir sevgi fermanını asmak için boynuma, söyle ne kadar daha güllerden kan süzeyim?    
Mademki; ömrüme bir aşkbasan eşkıyası gibi çöktün, şimdi beni bir dokunuşla uyandırman lazım değil midir bu vuslat provalarından. Şimdi içime dudağından dualar üfleyip baharlar ekmen lazım değil midir? Hele söyle beni sevmen şart değil midir?
Ve artık; ben intihar meraklısı bir adam değilken, bir yitip gitmek kalmışken bana, bil senin sevmene kuduran muhtaçlığımı. Bil ve anla menekşelerin ve rüzgarın ve aşkımın kızı.
Öyle sevki beni, sadece öleyim.
Şerefim üzerine... 

Adem Özbay
www.ademozbay.com

Menteşeden kanatlarla yaşamak ömrü





Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü. Doğduğunda bir kanadında yaşamı taşır, diğerinde ölümü. Her an ensesinde taşıdığı bu ateşle, imtihan süresince iki dünyanın ortasında bedenini bu kanatların tasallutundan kurtaramaz. Ne zaman yaşama doğru eğilse bir kanadıyla, ölüm öbür taraftan, en ufak bir esintiyle bile okyanus kasırgaları gibi çeker onu öbür tarafa. Ne yaşamdan kopabilir insan, ne ölümden... Yaratıcının çivisiyle bu görünmez kanatlara çakılmış, evrenin ortasında sonsuz bir boşluğa asılmıştır.
Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü. Gözünü açar açmaz annesi karşılar onu sıcacık tebessümüyle. Tam onun merhametli göğsüne alışmışken, öbür kanattan hafif hafif bir öksürük gelir.  Kendini hatırlatmak isteyen babadır bu. Öbür kanadı mesken tutmuş; vakarı, ciddiyeti, ağır kanlılığı ve maişet derdiyle bükülmüş beliyle ‘Burdayım’ demektedir. Büyümek telaşıyla bir oraya bir buraya koşuşturan küçük bedenimiz düşüp de incittiğinde o minnacık dizini, hemen kol kanat gerer anne. Ne zaman dara düşüp de bir balon parasına muhtaç olsak biliriz ki, öbür kanatta şefkatini kalbine gömmüş bir baba beklemektedir. Anne ve babanın, yaşımız kaç olursa olsun her daim devam eden, küçük bedenimizi sıkıca kavrama arzularıyla ve gözyaşlarıyla çakılarak asılırız çocukluğun bitmez mutluluğuna.
Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü. Büyüyüp de adam olduğunu anladığı gün, o güne kadar sırtında taşıdığı kanatlarını bir çırpıda atıverir üzerinden. Artık bir gram bile ağırlığı olmadan dolaşmaktadır ömrün sokaklarında, caddelerinde, kaldırımlarında. Ama bir gün, ne ağırlığını ne büyüklüğünü tahmin edemediği bir kanat takılıverir bir tarafına. Bütün hırçın denizleri bir tebessümüyle sakinleştirecek sevgili ansızın gelip ona aşk kanadını takmıştır. O kanat onu öylesine yükseltir ki, bulutları aşan bedeniyle sanki gökyüzüne çakılıkalıverir. Böyle sürüp gideceğini sandığı mutluluk hali günden güne nihayete doğru yol alırken, tek tarafında taşıdığı kanat onu yerlere kadar düşürüp süründürmeye başlamıştır bile. Ne zaman ki sevgilinin teninde kaybolup mesut bir yuvada çocuklardan bir kanat daha takar, işte o zaman, engin bir berraklığın içinde aşk oklarıyla çakılı kanatların tutsaklığına binler kere şükreder. Çünkü bu tutsaklık, gönül deryasında bir yelkenli olup gül bahçeleriyle dolu bir cennet adasına durmadan sürüklemektedir onu.
Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü. Sevgilinin iki gözü ve burnu bir menteşe gibi onu bakışlarının esaretine aldığında, iki yanağı ve dudağı menteşe gibi dudaklarını sardığında, iki kolu ve bedeniyle hiç ayrılmayacakmışçasına tek vücut olduklarında anlar insan hayatın neden bir menteşe gibi üzerimize çöreklendiğini. Her daim mutluluklarını bir kanada, hüzünlerini öbür kanada; güzellikleri bir kanada, çirkinlikleri öbür kanada yükleyerek sırtımızdan neden hiç inmediğini anlar.
Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü. Kalbinden bağlamak ister kendini her zaman. Kimisi için çok ötelerden bir aşka, kimisi için yanı başında nefesini hissedeceği bir aşka kul pençe olmak ister. Yüreğini, kalpsiz müritlerince çarmıhın eline teslim edilen İsa gibi sonsuz bir teslimiyet, sonsuz bir ihtiram ile aşka gerer. En umutsuz zamanlarda, en yalnız kalışlarda, en çok boşlukta kalınan anlarda ayaklarımızın altındaki dünya çekiliverdiğinde, işte bizi menteşe gibi hayata bağlayan aşklardır, kanatlarımız. Ne onlarsız ayakta durmayı becerebiliriz, ne de onlar bizsiz havalanıp gidecek bir gökyüzü bulur.
Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü. Bu yüzden umut kesilmez yaşamaktan. Korkulmaz ölmekten. Bıkılmaz sevmekten. Her şeyin sonuna varıldığında, daha yeni başlamış bir bahar yağmuru gibi yaşanır bu ömür yolculuğu. Hele güzel gözleriyle bakan, güzel yanaklarıyla gülen mevsim yüzlü bir aşk varsa başınızın üzerinde, bu hayata tutunulur menteşe gibi. Ve yaşanılır kanatlanmış da başımızın üzerinde uçan gökkuşağı renkli bir kelebek gibi...
Menteşeden kanatlarla yaşar insan ömrü.
Senin gözlerin, senin yanakların, senin kollarında...


Adem Özbay
www.ademozbay.com

Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen!






Bir gün seni düşünerek son nefesimi verdiğimde, bunu bir üstünde dolaşan bulutlar bir de ayağını bastığın toprak bilecek. Bir tek onlar anlayacak halimden, bir tek onlar bilecek kadri kıymetimi, bir tek onlar dostluk edecek bana uzun uykumda...
Hiç iyileşemeyecek kalp yaralarımla sarıldığım bembeyaz kefenim, benim acılarım içim sargı bezi olurken, ağrılarıma merhem olacak toprağın ve nefessiz kalan bedenime can verecek gökyüzün hep birden şahitlik yapacaklar seni ne kadar çok sevdiğime.
Gökyüzü kuşları dolaştıracak, toprak çiçekler bitirecek üzerimizde. Kuşların ve çiçeklerin şarkılarıyla hasretim dile gelecek nice ömürler boyunca.
Eğer bir gün gezinirken güzel yüzünle sokaklarda, gelir de tatlı bir rüzgar, dünyanın en tatlı güzel gözlerine, dünyanın en tatlı yanaklarına bir öpücük kondurursa bil ki bendendir. Sana hasret gitmiş dudaklarımın hüzünlü özlem şarkılarına dayanamamış bulutların ve toprağın ricasına gelmiş bir rüzgardan en riyasız, en içten, en yalnız ve en ölümlü öpücüğüdür o.
Dünyanın tüm aşıklarından neşet etmiş ne kadar öpücük varsa, işte o zaman derin bir ah ederler halime. Tüm aşıklar mezarlarından bir titremeyle sarsılır, tüm kavuşmuş sevenler mutluluklarına pişman olup, en içten dualarla yakarırlar rablerine. Tüm mutluluklarını bağışlamak isterler senin o güzel dudaklarının bir öpüşüne.
Ne çare ki, bedbaht ömrümün son sayfası da karalanmış, acıların alfabesiyle doldurulmuş ömür defterim mahşere kadar açılmamak üzere kapanmıştır. Lakin kapanmadan giden, sana bakmaya doyamadan giden gözlerim, mezarda da olsa hep seni gözler...
İmkansızlığını bile bile bir meleğin elinden tutup gelip, son bir sözünü söylemeni beklemem ne kadar beyhude olsa da, bilsen ne büyük bir hasrettir ki, ölümlü bedenimi son uykusuna bir türlü bırakmaz.
Nice geceler gördüm, nice sabahlar; lakin toprağın karanlık bağrında gecemi gündüzümü ayırt edemeden seni beklerken bir bakarsın, sen ellerinde boynu bükük iki çiçekle gelirsin. Adım sanım unutulsun diye ismimi bile yazdırmadığım mezar taşımı öpüp toprağımı okşar, bulutumu gözlersin. İki damla gözyaşı döküp beni ne kadar çok sevdiğini söylersin. Uzun uzun anlatırsın bana; mahcup ve kaçamak bakan gözlerimizle bakarak güç bela can verebildiğimiz üç beş kelimeyi konuşurken ne kadar mutlu olduğunu. Söylediğin her sözün sonunda bağıra bağıra seni seviyorum demek istediğini söylersin. Gelip nefessiz kalana kadar öpmek istediğini. Ve ben de seslenirim sana aşağıdan: Tıpkı benim gibi...
Ah sevgilim. Gelip geçen ömre kurban edilmiş nice büyük bir sevgiydi bizimkisi. Zorlu dağların zirvelerinde binlerce kilometrelik beyazlığın ortasında açıveren kardelen gibiydi. Ya da milyonlarca kilometrekarelik bir çölün ortasındaki minik bir vaha. Ne karları eritebilirdik, ne de çölü yeşile çevirebilirdik.
Olsun. Her şey için müteşekkirim sana. Yaratıcının içime gizlediği şifreyi bulduran sevgine, hiç öpemediğim yüzüne, hiç tutamadığım ellerine. Seninle iki yabancı gibi geçen günlerin güzelliğine.
Bil ki, şimdi üzerimde uçan bulutlar, altımda uzanmış toprak ve alfabemden sana sunduğum harfler yokluğunu aratmıyor bana. Çünkü neyim varsa, sensin. Neye baksam sensin, neye dokunsam sen.
Ne kadar yaşasam sen, ne kadar ölsem sen.
Sen kalbim.
Sen yaşamım.
Sen ölümüm.
Sen dünya.
Sen ben.


Adem Özbay

Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin!






Evet, evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Çünkü sen hiçbirimizin olamadığı kadar kendinsin. Kendinde kaynamış ve dönüp dolaşıp kendine akan bir ırmak gibi yaşıyorsun hayatı. Dolanıp durduğun kıvrımlar seni kendine tamamlamaktan alıkoyamıyor. Üzerine giydiğin o sonbahar aynası elbiselerin senin nehrine düşmüş yapraklar gibi seninle akıyor. Fakat o akışta ne bir sonbahar yalnızlığı, ne bir yitiriliş hüznü var; ne de yardan ayrılışın elemli kasvetli acılığı…
Evet, evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Çünkü sen gülmenin ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu bilenlerdensin. Güldüğünde yaşamın şahdamarımıza binen ağırlığını ta içinden hissettiriyorsun bize. Ne lüzumundan fazla gülüyorsun, ne de az. Sanki yüzünün hassas kesimi o sahiciliğinden hiç şüphe bulunmayan gülüşün için ayarlanmış. Gözlerin, yanakların, burnun, dudakların… Tüm bunları bir araya getiren nice eylemler içinde gülmen ne kadar huzurlu, gülmen ne kadar bizden. Ne kadar sıcak ve sıcacık.
Evet, evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Kalabalıkların içinde yalnız kalışınla, koskoca ormanların orta yerinde yapayalnız ötüşen minik bir serçe gibisin. Fakat serçe nasıl ormanla bütünleşmiş ve aslında yalnızlığın değil, hayatın tam orta yerindeyse sen öylesinesin işte. Sessiz ve sakin yanlarınla hayata aldırdığın nefesleri hissetmeyi bilenler tanır ancak senin hayatının kalp atışlarındaki coşkuyu. Hiç kimse ihtimal vermese de ihtişamlı bir dokunuşla dokunur ince zayıf parmakların varlığın aşki tenine. Orada nice yanardağlara atlarsın, nice bulutlardan düşersin, nice arenalarda savaşırsın da kimsecikler fark etmez içinden içine taşan engin okyanusun sularında nasıl oynaştığını… Hiç durmaksızın, umutsuzluğa bulaşmaksızın…
Evet, evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Mesela yürürken amansız bir savaşın ortasında kalmış bir savaşçı gibi tedirgin basarsın adımlarını. Tedirgin fakat o kaostan kurtulmak için olabildiğince hızlı. Gezegenlerin dönüş hızında bulunmayan bir anlam vardır o hızlı adımlarda. Ayağının salınması, sonsuz gökyüzünün tam merkezinden o soğuk taş ve kül yığıntılarına bir nefes gönderir gibidir. Azar azar can verir o salınımların yeryüzünde yitik düşmüş nice yoksulluklara. Varlığın gömülü olduğu bedenlere sahip olanlar seni nasıl kıskanırlar bir bilsen… Hiç erişemeyecekleri bir yaşamı nasıl kıskanırlar, nasıl özlerler…
Evet, evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Ne kadar anlatsam da bitmeyecek bir masal gibisin. Kelimelerin, sözcüklerin, sayıların ne yan yana ne alt alta dizilmesinin, formüller üretmesinin, şifreler kurmasının seni anlatmaya ne denli yetersiz kaldığını nasıl anlatsam sana bilmem ki! Sadece bu dünyadan hala ümit besleyebilmem, çiçeklerin ısrarla açmaya devam edeceğini ummam, kelebeklerin inatla yüzlerimize dokunacağını hayal etmem senden işte.
Evet, evet. Sen bu dünyanın başına gelen en güzel şeysin. Bense geç bestelenmiş bir güftede erken yazılan bir mısrayım. Hangi notama ses vermeye çalışsam; hangi neyde, tamburda, rebapta, gitarda, kanunda, udda can bulmayı umsam hiç iyileşemeyeceğim kadar yaralı, hiç bilemediğim kadar belirsiz, hiç öpemeyecek kadar tedirginim. Dileğim, ezberimde olan bu cümleyi her söylediğimde gülden güzel gülüşünle göreyim seni. İşte bana en çok yetecek, aslında hiç yetmeyecek yegane mal varlığım. Senden gelip sende nihayete eren hayatım…       

Adem Özbay

Ağlama makamı






yaralıyım, peşimsıra düş avcıları
harcım değil ki, ellerini bırakayım.
Bozkır vadilerde etimi kemirdiler
öptüğün güneş renkli dağlarda
hala ben
ağlama makamındayım.

Hırçın kuşların yüküdür, ellerin yorgunluğu
toprağımı itirazsız çağırıyorum
gözlerime üşüşen güvercin sürüsüyle.

Usul usul açılır ellerin
kıyısında gölgemi kaybettiğim denizlerime
çığlığımı kaçırıyor yüreğinden uğurladığın gemi
haylaz ergenliğimle
ellerinden ümid sağıyorum



Adem Özbay