Copyright © Sensiz Kelimeler Sözlüğü
Design by Dzignine

İki Kere İKi AŞK




seni çok sevdiğimi kimselere söyleme sevgilim. çok çektirirler sonra bana yıldızlar, kuşlar, bulutlar... canımdan bezdirirler kelebekler, çiçekler yağmurlar… ne doğan gün alır selamımı, ne ay ışığı gelip pencereme söyler serenadını. boykot eder, öpmez dudakların; mayınlı bölge deyip ellerimi dolaştırmaz yanakların. sevgilim, sakın ola seni çok sevdiğimi kimseye söyleme, aşkımıza nazar değdirip bana hasretlik çektirme!
***
sevgilim, sen gözlerini açmamışsan gün doğmamıştır, sen ağlamamışsan yağmamıştır yağmur, sen üflememişsen esmemiştir rüzgar, senin teninin kokusu yayılmamışsa açmamıştır çiçekler, sen gülümsememişsen bahar gelmemiştir, sen mırıldanmıyorsan eski bir zeki müren şarkısı, kuşlar şakımıyordur daldan dala. sevgilim, bilmez misin; mevsimleri yaşarım kucağından, hava durumunu alırım yanağından…
***
hangi durağındayız sevgilim seninle sevmek yolculuğunun? ulaşır mıyız dersin kavuşmaya, kalbimizin kılavuzluğunda? rezervasyonu yok diye aşkın, hemen kaptım biletimi seni görür görmez gözlerinden. dudaklarımı akbil eyledim, dakka başı yeni bi duraktayım. sevgilim, gel uzun yolu bırakıp kestirmeden sarılalım. “son durak!” diye anons etti yüreğim ellerini tuttuğumda, ışık hızı neymiş, vardım kalp hızımla anında sana.
***
üç günlük ömrü kalmış bir hastanın, yaşamak sevgisi gibi seviyorum seni. bir saniyeye bin saat ekliyorum sırf daha çok göreyim diye seni dünya gözüyle. “açık kalp ameliyatı yaparsak daha çok gün görürsün dünyada” dese de doktorlar, korkumdan razı gelmedim fazla yaşamaya, sevgilim ya sen gidersen kalbim açıldığında...
***
seni özledim! tıpkı yuvasından düşen yavrusunu bekleyen bir serçe gibiyim bu dünyanın üstünde. ayağımı atsam bir göktaşı gibi yanıp gideceğim hasretinin atmosferinde. bir öpsem seni kavuştuğumda, sanki magmanın sıcaklığı vurur yüzüme. bir mektubunu okusam, gözlerim yağmur bulutlarının evi, bir sarılsam sana sanki sarar etrafımı yanardağın külleri. özledim seni sevgilim, hava gibi, su gibi...
***
ne zaman bir yıldız görsem gökyüzünde sen gelirsin aklıma. hangi çiçeği koklasam, sanki seni bulurum yanı başımda. bir bebek gülümsese, bir kuş bir şarkıya başlasa seni duyarım. rüzgar vurduğunda her sefer yüzüme, sana dokunurum. uzakta olsan da sevgilim, kalbimin pusulası ile seni içimde bulurum.
***
öylesine büyük seviyorum ki seni, kolların toroslar gibi uzanır sardığında beni. gülerken van gölü, ağlarken tuz gölüdür gözlerin. bulutlar elbisendir her gece yıldızlarla vals yaptığında. dolunay yol gösterir eşlik edeyim diye sana. ne kadar güzel yaratmış rabbim seni, hakkımı yemeyelim ben de çok güzel sevdim seni.
***
kalbimin bayrağıdır saçların; rüzgarda savruldukça bağımsız yaşar aşk devletimiz. bakışlarınla sınırları çizilir gönül topraklarımızın. ilk öptüğün gün kuruluş, kavuştuğumuz gün kurtuluş bayramıdır. her sabah kucağında okurum istiklâl marşını, kıpırdamadan sarılmaktır ilk şartı. sevgilim, seni sevdikçe özgürdür bizim ülkemiz, sen güldükçe hep yönetimde olur bizim hükümetimiz.
***
sevgilim, ne zaman kalbim teklese, göğsüme bir acı çöreklense koşuyorum hemen kucak hastanene. röntgenimde sen çıkıyorsun, kan grubumda adının baş harfi. parmak izimde yüzün saklı, retinamda bakışın. öpmediğin her gün suni teneffüs yap diye boğuluyorum yalancıktan; okşa saçlarımı diye kopuyor başım ağrıdan. sevgilim, aspirinim de sensin gripinim de, soğuk algınlığıma öpüşün iyi gelir, kalp ağrılarıma gülüşün...
***
kuşlar göç ederken mevsimlerden mevsime, nereye konacaklarını bilemeden; ben hep seni aradım. çatlamış toprakları öperken dudağından serseri yağmurlar, ilkbaharda açan çiçekleri talan ederken arsız arılar, ben hep seni aradım. azrail yanaşmışken canımın yanı başına, durmadım seni aradım. sevgilim, aradığım sendin, bulduğum ben; kendimde seni buldum, kalbimde ikimizi…
***
sen istanbul kadar zarifsin, marmara kadar engin… özlediğimde bir sivas türküsü gibi hüzünlüsün, kavuştuğumda nemrut dağı kadar eşsiz. öptüğümde ankara ovası kadar büyür yanağın, izmir kordonu gibi uzar dudağım. ellerin adana sıcağı, gözlerin çanakkale mavisi. sevgilim, memleketim kadar güzelsin, vatanım kadar özgesin, sen kalbimin başkentisin.
***
sen gülünce adile naşit gibi oluyorsun tatlı ve sevimli, bense sana kızınca münir özkul’a dönüyorum sert ama çok da müşfik. afakanlar basınca erol taş gibi olsam da, senin bir tebessümünle hulisi kentmenleşiyorum. sen filiz akın gibi zarifken, ben ayhan ışık olup dikiliyorum karşına, hale soygazi olup da düştün mü dara, yetişiyorum malkoçoğlu cüneyt arkın olup imdadına. sevgilim, var mısın bizim filmimizde kavuşmalı bir sona?
***
iki kere iki aşk edermiş ve su aşk derecesinde kaynar, ayrılıkta hemencecik donarmış. çünkü insan başladı mı hasret çekmeye, gönlü direkt sıfırın altına düşermiş. asık bir surat everest’in tepesi kadar soğuk, seven bir kalp kıskanınca volkanlardan daha sıcak olurmuş. sevgilim, sırf bu sebepten, dudaklarını termometre yapıp ateşimi ölçsen diyorum günde 41 kere. sonra el açsın herkes “maşallah allah’ım sen bunları hiç ayırma…” diye.
***
sevgilim, mevlana’ydım, sen şems olunca öğrendim aşkın ateşinde yanmayı. yunus’tum, seni taptuk bilip eğri odundan sakındırdım soframızın ateşini. fatih’ken ben, sen akşemsettinim olup kalbi fethetmeyi öğrettin bana. seni sevince gördüm yıldızlar parlarmış gökyüzünde. ve sevmek en büyük kerametmiş insanoğlunun gönül evreninde. sevgilim, sevapmış sana bakmak diye doldurdum amel defterimi senle…
***
sensiz her gün hasretin karşısında ofsayta düşüyorum sevgilim. şöyle okkalı bir gol atayım diyorum ayrılığın kalesine, uğruyorum kıskanç bakışların faulüne. penaltı versin de dudakların, gerilip bir öpeyim diyorum ortasından alnının. kavuşamamayı taca atıp galibiyet sevinci ile sarılayım diyorum boynuna, sakın utanıp da yanaklarından kırmızı kart çıkarma bana. gel olalım seninle şampiyon, bu dünya aşk kupasında…
***
sana söyleyeceğim bir şey var sevgilim. ne zaman söylemek için açsam kalbimin sözlüğünü, yerinde bulamıyorum derdimi anlatacak hiçbir kelimeyi… uzak bir istasyondan alıp başını giden bir tren gibiyim; gidip gidip geriye varan bir kartal gibiyim kanatlarını açamayan… kabuğundan çıkışı gibi bir tırtılın, soyunuyorum kendi derimi. yaralarımdan haber getirdim sana, öper misin acıdıkça bağrımı? bir kelebeğin tekme attığını duydun mu, öyle dedi gözlerin bana, gidiyordun, gidiyordun ve hiç yoktun yanımda bütün kanamalarımda…
***

sana söyleyeceğim bir şey var sevgilim. söylemek için papatyalara yumruk attım, seviyor demesinler diye. ben ki dudaklarından başka kimseden duymak istemem, kucağından başka hiçbir mezara gömdürmem kendimi. tırnaklarımla kazarım gözyaşlarını, yine de döktürmem. zaten bir şarkıydın sen, rüzgar söyledikçe tükenen. esme bu taraflara, seni her görmem ölümüme sebep. yağma yağmurlarla, ıslandıkça yanıyorum, arkandan hiç ağlayamadığıma.
***

sana söyleyeceğim bir şey var sevgilim. bahar gelince açan çiçekler gibi, uçan kuşlar gibi söylemek istediğim… hani bir bulutun üstümüzden geçerkenki nazlı dansı, annemin önce dövüp sonra öptüğü yanaklarımın kızarıklığı, doyunca hamd eden, korkunca allah diyen dilimin şaşkınlığı, sana her sarıldığımda toprağın ayağımın altından kayması, böyle bir şeysin işte sen, hayatımın en olmadık tadı.
***

seni öptüğümde gözlerini kapatma sevgilim. senin gözlerin olmadan nasıl yaşarım, nasıl görürüm kendimi, nasıl hava alır yaşarım bu ömrü? seni seviyormuşum kalbim, söyledi de öyle bildim. seni sevmeyi ekmek gibi su gibi vatan gibi aziz bildim.
***
hangi masaldan çıkıp geldin sevgilim sen buraya? keloğlan’ın devlerden kurtarıp gönlüğünü kaptırdığı peri padişahının kızı sen misin? kırk haramilerden kaçıp da alaaddin’in gönlünün lambasını yakan sen misin? tepegözü öldüren basat’ın gözüne giren yiğit prenses misin? bin bir gece masallarının yürekleri dağlayan güzeli misin beni böyle her gece başka bir rüyanın içine hapseden? gördüm gökten düşen üç elma, ikisi yanaklarında...
***
gökyüzünün başından sonuna direk dikip yıldızlardan mahya yapıyorum her akşam sana. kalbini yaslayıp da okursan “seni seviyorum” yazar orda. bir rüyanın içine düşüp de görürsen kendini çiçek bahçelerinde, bil ki çiçek kalmamıştır gönül evimin bahçesinde. su istersen susadım diye getiririm okyanusları tuz arıtma tesisi de içinde. sevgilim, “atıyor” derlerse benim için sana, seni görseler güneşi getirirlerdi üşeme diye ayazda.
***
sevgilim, seni aradı gözlerim mahkeme koridorlarında, tebligatı ulaştırmadı mı kuşlar sana? yoktun borçlu olduğun davada, aşkın adaletinden kaçmasana! doğduğumdan beridir alacaklıyım senden, dudaklarını hacze geldim. “yok borcum!” dersen, delil olarak özlemekten yorulmuş kalbimi gösteririm. borçtan kaçayım diye rüşvet niyetine bir sarıl desen de, nasıl olsa düşürdüm elime demem, ömür boyu taksitle tahsilat da kabul ederim.
***
aşk besmelesiymiş yaşamanın, seni sevince anladım. hatmettim tüm ayetlerini, dudakta es verdim yanakta şahadet getirdim. gözlerine baktığımda mucizelere itimat ettim, ellerini tuttuğumda farz-ı aşkı bildim. en kolayı meleklere iman etmek oldu seni görür görmez, aşkın namazıdır bu dedim kucağında uyuya kalır kalmaz. rabbim dedim, seni yaratmış diye günde beş vakit şükrettim. elhamdülillah sevgilim, iyi ki seni sevdim!
***
seni sevmemle başladı dünyanın tarihi. sana geleyim diye keşfedildi tekerlek. sana çiçek alayım diye bulundu para. facebook’ta yazayım seni diye icat edildi yazı. piyerloti’de çay içelim diye fethetti fatih istanbul’u. özgürce sarılalım diye yapıldı fransız ihtilali. yıldızlardan mı düştün diye bakmaya çıktı apollo uzaya. sevgilim, gel bir çağ başlatalım aşkın tarihinde; yaz sen de kalbine “ademden önce, ademden sonra” diye.
***
gözlerinin önünde tek ayak üzerinde bekleyen bir öğrenci oldum seni gördüğümde. sınav kağıdı diye denizi getirdiler martılar önüme, her soruya bin cevap verdim yine de seni en çok nasıl sevilir bilemedim. sınıfta kalmamam için tüm derslere kucağında çalışmam lazım. türkçe dudaklarında, matematik yanaklarında, fen bilgisi sıcaklığında… sevgilim, kalsam da olur hayat bilgisinden, yeter ki geçir sen beni “aşk bilgisi”nden.
***
sevgilim, bir sevmek hesabı açtıralım seninle biz aşk bankasında. kâr payı diyerek sarılalım birbirimize, ikiye katlansın mevduatımız seni her öptüğümde. sen menekşeli pencerenden el salla her sabah sevdanın veznecisi olarak, ben sıraya gireyim kuşlarla al yanaktan tadarak. sevgilim, yaz geldi ya dünyaya, dayanamıyorum senin bu tatlılığına. bir kampanya yapıp kalbinden kredi açsana, mutluluk kartımızın limitini artırsana!
***
sevince kaç kere atar kalbim bir dakikada? nasıl havalara uçulur bir bakışın rüzgarıyla? neden çok güzel kokar bir çiçek sevdiğine sunulunca? kuşlar nasıl da güzel öter sevdiğinin kucağına başını yaslayınca. neresidir bir seven kalp için en yükseği bu dünyada. ve nasıl çalışır kalbin atardamarı, sevdikçe nasıl da telaşlı pompalar kanı. tüm bunları senden öğrendim ben sevgilim, oldum sanki bir “aşkbritanikası”…
***

ey dünya, sevdiğim yokken yanı başımda, ne tuzu var yemeğinin ne tat katıyor çayıma şekerin. oksijenli olsa da havan, keyif vermiyor nefesime, hele denizlerinin suyu hiç içilmiyor susuzluktan ölsem de. ağlasam da yaş geliyor gözümden, gülsem de. sevgilim, tadım-tuzum-keyfim sensin bu dünyada. anladım, 3’ü 1 arada yaratmış seni, gönlüme bu aşkı salan da.

***

bugün denize mi baktın sevgilim, gözlerine deniz kaçmış. öylesine masmavi bakıyorsun ki, sanki için dolup taşmış. her gülümsediğinde martılar havalanıyor gamzelerinden. her konuştuğunda dalgalar esiyor yüzüme nefesinden. çabuk kapat gözlerini sevgilim, öpeyim seni dudaklarından. yoksa deniz kaçacak gözkapaklarından...

***

ah newton abi, yerçekimini bulacağına bulsaydın ya aşkçemini, nerden düşersek düşsek düşseydik aşka! ya arşimet amca, suyun kaldırma kuvvetini bulmak kolay, sıkıysa ayrılığı kaldırma kuvvetini bul da, dua etsin sana kıyamete kadar ne kadar aşık varsa. abe edison dayı, elektriği saldın başımıza, var mı yari öpmek gibisi bir mumun aydınlığında? izafiyet teorisini bırak einstain baba, yap bi aşk bombası da aşksızlığımızı parçala!

***

hadi hayat gel seninle anlaşalım, görmezden gelelim birbirimizi. benim acılarımı takas edelim senin vurdumduymazlığınla. günahımızı sevabımızı koyalım tartıya, çıkalım kalbin er meydanına. sevmeye bire on veriyormuş senin bahsin, bende seven alır tüm hasılatı. rövanşı olmaz aşkın ve ölmenin kitabımda, senin gibi dayatmam kimseleri vedasız ayrılmalara. alıp başımı giderim elbet bir gün, kına yak sen de kendi arsızlığına.

***

şimdi nerde uyuyorsun, hangi yıldıza yasladın başını? ben hasretini yastık yapıp, kalbimin ağrıyan tarafına dönüp uyuyakalırım şimdi. kokun siner rüyalarıma, bakarım yoksundur hâlâ her sıçrayıp uyandığımda. ne geceleri kalkıp parmak uçlarıyla yürür gider biri seccadeye, ne bir sofra kuranım olur sabahın ilk vaktinde. özlenirmiş kavga edip küs kalmalar bile böyle yalnızlıklarda. kayboldum, bilmiyorum hangi yıldızdayım.

***

seni nasıl sevsem, bir onu bilemedim sevgilim. bir şelaleden düşer gibi sevsem, salıncakta sallanır gibi içimi kaldırsa seni her görmem. her konuştuğunda düşüp bayılsam tur dağındaki musa gibi… kavuşsam tüm zindanları alt eden züleyha’nın yusuf’u gibi... bakışların serin bir akşam meltemi gibi okşasa yüzümü, dudakların bir değirmen gibi öğütse gönlümü. yine de bilemem seni sevmeyi nasıl öğrensem; hele kalbime bi desen!

 

Adem Özbay


Sevdiğim Öyküler


Suyu taşırmadan varolmak

Uzakdoğuda bir Budist tapınağı bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatılmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısında bir yabancı geldi. Kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı. İçerdeki Budist, kapıda duran yabancıya baktı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve yabancıya uzattı. Bu, yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı su üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
“Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.”


Huzur için içinize bakın
İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş... Hep şikayetçi, hep bıkkınmış... Bir gün melekler, mutluluğu saklamaya karar vermişler. ''Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler.'' diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi "Everest'in tepesine saklayalım", kimisi
"Atlas Okyanusu'nun dibine" demiş. Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, sigara paketi, lale bahçesi... Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş..
Derken, meleklerden biri "İçlerine saklayalım." demiş. "Kimsenin aklına gelmez içine bakmak…"
İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış... Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü... Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde...
Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun. Siz dışını boş verin, içine bakın...


Güneş ve rüzgar
Güneş ile rüzgar, hangisinin daha güçlü olduğu konusunda tartışırlar. Ve rüzgar “Sana benim daha güçlü olduğumu kanıtlayacağım.” der. “Şuradaki yaşlı adamı görüyor musun, hani şu üstünde palto olan. Bahse girerim, o paltoyu üstünden senden çok daha çabuk söküp alabilirim.”
Bu denemeye razı olan güneş, bir bulutun arkasına gizlenir ve rüzgar bir fırtına gücüyle esmeye başlar. Ancak rüzgar şiddetini ne kadar artırırsa yaşlı adam da paltosuna o kadar sarınır. Sonunda rüzgar pes edip durulur ve güneş bulutun arkasından çıkarak yaşlı adama sıcacık gülümser. Bunu gören yaşlı adamın yüzünde bir hoşnutluk ifadesi belirir. Ve paltosunu çıkarır. İddiayı kazanan güneş rüzgara “Dostluk ve naziklik, her zaman haşinlik ve zorbalıktan daha güçlüdür...” der.

İyilik ve kötülük

Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı:


- Onlar benim için iki simgedir evlat.

- Neyin simgesi?

- İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; 'mücadele varsa, kazananı da olmalı' diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa ve şöyle dedi:

- Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!


Nereye bakarsan onu görürsün
Hapishanede günlerini sayan iki mahpus birlikte duvara bir delik delerler. Deliği sadece başlarının sığacağı kadar genişlettiklerinde, hadi dışarı bir bakalım, derler. Önce biri başını delikten dışarı uzatır ve ekşimiş bir yüz ifadesiyle “Çok kötü ağabeyciğim çok kötü!” der. “Her taraf çamur, her taraf berbat…” Diğeri şaşırır ve başını dışarı uzatır. Bakar bakar… Ve hayran bir yüz ifadesiyle; “Muhteşem!” der. “Muhteşem bir gökyüzü, ağaçlar, bulutlar, kuşlar çiçekler var…”


Hayat 5 topla oynanan oyundur
Rahmetli Üzeyir Garih, yıllar önce Çukurova'ya gelmiş. Adana'da iş adamları toplantısında bir konuma yapmış. Bugünlerde yaşanılan ilişkileri görünce şöyle demiş rahmetli Garih: “Hayat havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur. Bu toplardan sadece bir tanesi lastik, diğer 4 top ise camdandır. Bu toplar; işimizi, ailemizi, sağlığımızı, dostluklarımızı ve benliğimizi  temsil etmektedir. Belirttiğim gibi, bu 5 top içinde bir tek işimiz lastik bir toptur. Düşürürsek zıplatabiliriz. Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından düşerse kırılır, yerine konulamazlar. Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız.”
Oysa, hepimiz o lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini kırıp dökmez miyiz? Dostlarınıza, ailenize, sağlığınıza ve benliğinize sıkı sıkı sarılın, onları çantada keklik sanmayın.


Elinizdekinin değeri

Cimri bir adam, tüm mal varlığından emin olmak için her şeyini satar ve altına çevirir. Altınlarını yer altına gömüp ara sıra ziyaret ederek inceler. Bu hareketi işçilerinden birinin dikkatini çeker ve orada bir hazine olduğundan kuşkulanır. Gece o noktaya gider ve altını çalar. Cimri ertesi sabah altının yerinde yeller estiğini görür, ağlayarak saçını başını yolar. Onu böyle perişan gören komşusu nedenini öğrenince şöyle der: "Kendini üzme artık, bir tas alıp aynı çukura koy ve o taşın altınların olduğunu düşün. Çünkü kullanmayı hiç düşünmediğine göre tas da aynı işi görecektir."

Elimizdekilerin değeri onlara sahip olmakta değil, onları kullanmaktadır. Hiçbir şey için "benimdir" deme. Sadece de ki; "yanımdadır". Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili, ne hayat, ne ölüm, ne huzur, ne de keder… Hiçbiri daima seninle kalmaz.


Aşık ol, öyle gel!
Adamın biri büyük oğlunu Bağdat' ta yaşadığı söylenen çok arif, alim bir zatın yanına verip yetiştirmek istemiş. Anadolu’dan kalkıp alimin yanına gitmişler.
Çok hoş karşılanmışlar, ikramlar yapılmış, kahveler içilmiş. Alim, babayı dinledikten sonra oğluna dönmüş; "Evladım bekleyenin var mı?" diye sormuş. Genç, "Evet efendim, köyde bekleyen sevdiğim var." demiş. Alim, "Efendi, gönlünde başkası olanın bizimle işi olmaz, var oğlunu, al git, sevdiğiyle evlendir…" demiş.
Öyle de olmuş ama baba bu sefer ufak oğlunu alıp yola koyulmuş. Aynı şekilde karşılanmışlar. Kahvelerden sonra Alim ufak oğla, "Evladım, bekleyenin var mı?" demiş. Çocuk; "Yok efendim!" demiş. Alim şöyle sormuş bu kez: "Peki, hiç aşık oldun mu?" "Hayır efendim!" yanıtını almış. Tebessüm ederek bakmış çocuğa Alim ve demiş ki: "Evladım, önce git aşık ol, öyle gel!"

Kaynak: www.gencgelisim.com

Bir Şiirim Bile Yok




Bir Şiirim Bile Yok

Bir şiirim bile yok, çünkü güzel değilim.
Güzel değilse şiir yazmamalı insan,
Kelimeler yakışmalı kalemine,
Hem güzelde sevmeli,
Kaçmamalı, yorulunca elini aşkın altına koymaktan.

Bir şiirim bile yok, çünkü güzel değilim.
Annem güzeldi, babam yakışıklı oysaki,
Dedem ise beş çekerdi Ayhan Işık’a,
Genetik olarak bir acılarını almışım onların,
Bir tek onu güzel beceriyorum,
Bir tek özlemekte iyiyim sevgilim.

Biliyorum bir şiirim olmayacak,
Yağmur yağdığında kimse yaslayıp başını,
Düşünmeyecek benim gibi,
Gülen bir yüz görmenin ne kadar sevimli olduğunu.

Belki  bir şiir yazarım, yine kötü olur,
İmgelerim sağlam basmaz ayağını yere,
Tek anlaşılır yeri, seni öptüğüm olur gözlerinden,
Hem buna imge gerekmez,
Öpmeli insan sevdiğini, sevdiğini, sevdiğini söyleyerekten.

Artık gitmem lazım, belki bir şiirle gelirim sevgilim,
Belki balkonunda menekşe yetiştiririz her bahar,
Çocukların topu düşürse de saksılarımızı, kızmayız,
Bir çocuk umuttur yaşayamaya biliriz hem,
Bir çocuk kalbi ile severiz,
Bir çocuk gibi severiz sevgilim.


Adem Özbay