Copyright © Sensiz Kelimeler Sözlüğü
Design by Dzignine

Suskun Şarkı




Suskunca bakıyor güller ve bu akşam
Ve inadına ne çok eskitiyor zaman beni
Ellerinde bulutlar taşıyan yorgun martılar gibi
Bir lal’de buluyorum
Masal kızlarına verdiğim kalbimi

Kimse sormuyor neden ölür insan
Ve eşitlemiyor yağmur melankoliği
Kaybettiğim çocukluk resimlerim gibi
Bir lal’de buluyorum
Seni neden böylesine sevdiğimi

Bana topal karıncadan bahsetme sevdiğim
Şimdi sel olma zamanı ikindi gelmeden
Aşka ihanet ettim sevdim yalan gözleri
Herşeyimi kabuslara diyet verdiğim gibi
Bir lal’de buluyorum.
Üşüyen elleriyle çamurdan araba yapan çocuğun kalbini

Soruyorum ey ölüm neden ölür insan
Fısıldıyor masal kızları
Kalbimi acıtan rüzgarla birlikte
Meğer lal’mış ansızın canımızı alan...

Adem Özbay

Kız Kulesi





Zarif bir aşığın sevdiğine sunacağı nazenin bir gülü, solar korkusuyla öpemeyip etrafındaki havayı koklaması gibi narince vuruyor dalgalar duvarlarına. O dalgalar ki, aşıkların figanlarından yorgun düşünce; kuş tüyü yastık gibi uzatırlar boyunlarını senin kıyılarına. İşte şimdi ben kurak iklimlerin toprağı gibi çatlayan dudaklarımla bir solgun gül gibi geldim kapına. Öp beni, kokla ve yeşert asırlardır bağrımda nadasa bıraktığım aşkları.
Çünkü ben dinmeyen bir yürek sızısıyla, solgun bir gül gibi geldim kapına.

Senin kıyılarına habersizce vuran midyeler, gözlerinin büyüsüne tutulur ve ıstıraplarından bir damla gözyaşı dökerler. 'İnci' dese de insanlar, o gözyaşı senin yoluna sunulmuş biçare bir aşığın adağıdır. İşte şimdi ben adanmış bir kurbanın sevinç gözyaşlarıyla, bir midye gibi geldim kapına. Okşa saçlarımı ve inciler çoğalt içimde.
Çünkü kırılgan bir şarkıyken gözlerim, bir midye gibi geldim kapına.

Nicedir içinde sakladığın türküleri fısıldadığın martılar şaşkın şaşkın dönerler kabe misali başında. Tutsağın; gönlü yanık şehzadeye tutkun nedimenin, gül dudaklarından güneşin batışıyla dökülen ağıtları dinletirler gelip geçen gemilere. Umutsuz aşıklara keder verir, hasrete bulanmış bir kalple gemileri bekleyen kadınlara
elem sunar sözlerin. İşte şimdi ben acıyla doğurduğum güneşin hatrına, şaşkın bir martı gibi geldim kapına. Gönlüme fer saran türküler söyle bana.
Çünkü ben talan edilmiş gemilerde salınan nazlı bir sancakken, şaşkın bir martı gibi geldim kapına.

Senin sarp bakışlarına yakalanmak korkusuyla usulca yanıbaşından süzülüveren rüzgarın eteğine tutunur İstanbul. Bir zamanlar ahşap konakların çerçevelediği taşlı yollarda salınan ve fidan boylu, baygın bakışlı, al yanaklı hanımefendilere yollanan mendilleri taşıyan yiğit elçi rüzgar, artık uzak iklimlerin hüzün yüklü mevsimlerini getirir kapına. İşte şimdi ben, şehirlerin padişahı ve yüreğini verecek namlı bir güzel bulamayan
İstanbul gibi geldim kapına. Geçit vermez sur ol kalbime ve ulubatlar gönder kara bulutlar çöktüğünde sineme.
Çünkü ben, sürgün olduğum gözlerine aşklar adayarak, mağrur İstanbul gibi geldim kapına.

İşte şimdi ben, geldim kapına sevgilim. Tutsak et beni gözlerinin kulesine…


Adem Özbay

Hayal libaslı akşam


 

 
 
 
Her bakışında bir kuş konar
o dilsiz çig damlasına
ve sarhoş bir duman
huruç eder güneşten sana
hüzün buluttan iner ve yığılır
hayal libaslı akşamlara 
ki akşam
bir yansımadır müphem sularda
 
ve akşam
güllerden ateş yakan sağır
bir uyku olup bana sırnaşır
işte o zaman ben 
çıkarım aşkın burçlarına
bir ok çekip kıskançlık sadağımdan
kahkahayla fırlatırım sana
ve tutunarak öfkenin eteğine
çıktım sanırım gizemli patikaya
 
ne zaman ki
kristal bir vazonun kırılışı gibi
kaybolunca sarhoşluğun ayak izleri
ve zaman süt verince
ak kanatlarıyla emekleyen bebeğe
ağlamak denilen bir orduyla çarpıştım.


Adem Özbay
 

Kayıp hikayesi ömrümüzün


 




Adem: dedemden miras. On aylık oğlunu sırtında taşırken dünyaya getirdiği ikinci oğlunu, eltisinin hırçın kollarına terk ettiğinde; annemin çaresizliğinden müphem bir yalnızlıkta beni kaybettiğini gören dedem için cennetten kovulmuş bir ademimdir ben. İğreti bir beşiğin içinde açlığında ve ne olursa olsun hiçbir ihtiyacında gözyaşı dökmemeyi öğrenirim hemen sonraları. Ağlamanın ve dövünmenin tek bir faydası gelip dokunmaz alnıma müşfik elleriyle. Koskocaman bir dünyada yalnızlığa boğulan Ademden sonra bir metrelik beşikte uçsuz bucaksız bir yalnızlıktır payımı düşen. O zamanlar hudutlarında fiyakalı haydutların dolaştığını keşfedemem henüz. Yalnız nasıl acınır bir insana okurum insanların gözlerinden. Bir bakışıyla teselli veremeyeceğine inanan kadınlar kendi çocuklarından bile çoklukla sakındıkları sütlerini uzatırlar hemencecik ağzıma. Çünkü açlık, kudurmuş bir nefer gibi saldırtır bebekleri ve yaralar sarar meme uçlarını. Onlarca sütannem nerden bilebilirlerdi ki yıllar sonra insanların acımayı yitirip sadece sahtekar kelimeleriyle yanı başımda tesellide olacaklarını.
Elbet bilemezlerdi.
Bende bilemezdim.

Ağlamayı erkeklik raconuna yakıştıramadığımdan değil, özgürce ağlamam gerektiği zamanlarımda unutturulduğu için beceremezdim başlarda. Önce siyah beyaz Türk filmlerinde başladım ağlamaya. Ayrılmak zorunda kalan iki aşığın figanları, annesinden ya da babasından koparılan çocuğun hıçkırıkları, kötü adamların bile yeri geldiğinde ne biçim mert olduklarını izledikçe gözpınarlarım cesaret buldu. Ağladım. Sonra haberlerde ağlamaya başladım. Oralarda bir yerlerde kurşunu bedeninden sakınan bir çocuğun son çabalarına, titrek ve minnacık elleriyle çöplüklerde ekmek arayan sokak çocuklarına, sapıklıklarına özürlü öğrencilerini alet eden bir öğretmenin inadına balkondan düşen küçük bir çocuğu kurtaran gencin parlayan gözlerine de ağlamaya başladım. Hiç utanmadan hem de.
Kitaplar okudum ağladım.
Masallar okudum ağladım.
Şiirler okudum ağladım.
Birde Kevakib’e...

Kevakib. Gelişinin üzerinden yıllar geçti. Gelişini hesaplamamı mazur görün. Gidişinden sonra yitirdiğim sadece uykularım olmadı. Saat hesabını da tutamaz oldum. Saatin tiktaklarını bıraktım şimdilerde, memurlara ve vapur bekleyicilerine. Bu hesapsızlığım birazda ondan kalan bir miras gibi. Hiç saati sormadı bana. Gerçi kolumda sorulacak bir saatimde yoktu. Onunda yoktu. Lakin, benim ilk derslere genellikle geç kalmama rağmen onun hocadan sonra derse girdiğine hiç şahit olmadım. Sanki içinden saniye saniye zamanı hesaplıyor gibiydi. En uzun günü, bahar bayramını, gezegenlerin aynı hizaya geldikleri günü ve tabi ki sevenlerin gününü hep ondan öğrendim ben. Doğum günüm on iki nisanın; aslında ne güzel bir gün olduğunu onun içimi ışıtan gözleri ve kabuslarıma diyet yeryüzüne saldığım gülücükleri eşliğinde hediye kazağını aldığımda anladım ilk. Ama tahmin edersiniz ben ona hiç doğum günü armağanı alamadım. Hep unuturdum ve O da hiç hatırlatmazdı. Bilirdi babamın ancak ev kirasına ve yol parasını karşılayacak kadar harçlık gönderebildiğini. Benim aksime hiç ayıplamazdı babamı. Sonraları otostobu keşfetmiştik ev arkadaşlarımızla. Eğer o dudaklarımızı yalarken ateş denizlerine düşmüş İbrahimler gibi olduğumuz sabahın soğuk ayazında beklemeye cesaretliysek ve gariban öğrencilik yapmış bir arabalı bizi davet ederse sıcacık arabasına, yüz metre maratoncuları gibi davete koşar, iki bilet parası da kâra geçerdik. İşte o otostoplardan sonra artırdığım paralarla kantinden birer tost yemiştik ilkin. Ellerim titremişti onları ona verirken.
Öylesine güzel yemişti.
Öylesine mesut olmuştuk.


/
Ve sonra Kevakib seni çok sevdim. Evet sevdim ki ağladım yokluğunda. Tekrar bir gülüşünü şahit olmak için ömrünün arta kalan yıllarından çoktan vazgeçtim. Gidişinle peşin sıra götürdüğün mavi ıtırları, mavi yalnızlığında serazat ardıçları, ağır kanatları yüzünden uçamayan albatrosun şarkılarını ve daha nice şu 'dünya telaşesi' dedikleri hengamenin ortasında çırpınırken kimi zaman usul usul, kimi zaman iri puntolarla göğsüme salıverdiğin çığlığını, hıçkırıklarını, tebessümünü, türkü ve ağıtlarını hepsini ama hepsini yazıyorum buraya. Yazıyorum ki; okuyan herkes nasıl ki suya bakanca aksi, yankısı vurur insanın, öylesine bana ayna tuttuğunu bilsinler. Hoş, bilseler de çok bir şey değişmeyecek. Olmayışına denk düşen ‘yok’ kelimesi yerinde duracak sözlüklerde. Ben yıldızları yine sensiz gözleyeceğim. Yine sensiz makarna pişireceğim sevimsiz mutfağımda, yine solgun renkleriyle bir kazağı alıp koynuma öyle sabahlayacağım. Yazıları pek okunmasa da kaybedenler kulübü üyeliği saydığım bileti ve quizlere çalışırken ellerinle karaladığın kağıtları en kutsal metinler gibi ihlasla okuyacağım defalarca. Lakin, gün be gün hüzün biriktirirken sararıp solan bir kalbe söyletmeyeceğim unutuluşun tatlı yalanlarını. Yenilgilere bileneceğim inadına. İnadına Kevakib, inadına ağlayacağım yokluğuna...
Evet her dem ağlayıp, tüketeceğim gözyaşını...

Elinden bir füzeden bile daha hızlı giden kağıt uçağını alıp da itinayla yapılıp tıpatıp benzetilmiş bir oyuncak uçak verilen çocuğa çok büyük bir hainlik yapılmış olmaz mı? Hı, sorayım size...  

/
Çıldırasıya özlediğimde, rüyama misafir olup da ilk kez başımı yasladığımda kucağına, söylediklerim hep aklımda Kevakib:

aynı yıldızlarla yarenlik edip bir gece yarısı...
yaşama eğilen sadece benim kalbim değil, biliyorsun...
sen, senin kalbin nasıl...
hala o kalabalık, tıkış tıkış limanında yerim var değil mi...
benim limanım seni fırtınalarda bile taşımayı biliyor..


Biliyorum.

‘Ve güldün rengarenk yağmurlar yağdı
İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı
Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak
Yaralı bir ceylan kalbi gibi içli bir sesin var’

/
‘Hayat ne garip değil mi? Bir masalı aramak belki de tamamlamak üzere yola çıkıyor insan, didikliyor kalbini boyuna. Derken... Sürpriz: Kurt masalı. Bir kurt varmış, minimini kuzucukları afiyetle midesine indirmiş. Hepsi bu kadar işte. Bütün hikaye(miz) bu hakikatte. Kurtlar dolanıyor ortalıkta. Pençeleri sivri mi sivri. Oysa sesi annemizin, yarimizin, toprağımızın sesine ne de çok benziyor. Evlerimize girip çorba tasımızı deviriyor, kitaplarımızı yırtıyor, lambalarımızı kırıyor. Bizi aç, bizi sıcak kelimelere hasret, bizi zifiri karanlıkta bırakıyor. Sürüklendiğimiz yollara taş yerine ekmek ufalamışız besbelli Hans ve Gratel gibi. Şimdi dönüş yolu muğlak, dönüş yolu ikircikli. Kutsal ateş umuduyla çıktığımız dağlardan inerken yolumuzu yitirmişiz bu yüzden. Her ağaç ardından kötü kalpli kurdun kıpırtısı var adeta.’
Peki soruyorum size: Her şey bir masaldan ibaretse neden iyiler galip gelmiyor hayat maceralarının sonunda? Neden be, neden...

Kevakip mi: Tıpkı o eski bir masaldaki gibi: Kayığa bindi, yanına beni aldı ve açıldı.
Ben mi: Tıpkı eski bir şarkıdaki gibi: Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır.

/
Daha çok şeyler anlatırdım size, lâkin; belleğimden Kevakib yazmaya yarayacak üç sesli üç sessiz harfi yitirdikten beri, devasa dalgaların mavi fırtınalar barındıran bağrında kaybettiğim bir hikaye bu.
Unutkanlığın galip geldiği bir çocukluk hatırası gibi.

Belki senin de bir kayıp hikayen vardır: Hepimizinkinden biraz az yada biraz çok. “Yaz gelince heveslenir bitersin / Güz gelince yaylalara göçersin / Bilmem niçin boynun eğri tutarsın / Senin derdin benden beter menevşe”deki gibi.

Kim bilebilir ki senin de; kalbinde, haritası gözyaşlarında gizli bir gömülü hazine misali hikayelerinin olmadığını... 
Anlatmaya dilinin yanaşmadığı.
Ya da yad etmeye, kalbinin dayanmayacağı...


HİÇBİR ZAMAN SON

Adem Özbay

Kevakib





İkinci gelişim bu şehre. Hayatı anlamlandırma denemelerimden yılgınlığa uğradığım, sahiline sığındığım denizin dalgalarına kucak açtığım yıllar. Ümitlerimi sunduğum insanlardan bir karadeliğe tıkılma tehditleri almıştım. Yalnızlık bakıyor, aşka mutedil bir tercüme olmaya çalışıyordum. Kendime ait bir şeylere tutunup yükseklere açılma gayesindeydim. Azimliydim. İnsanlardan korkuyor, çocuklara tedbirliydim. Kafesinde umarsız haliyle sohbetime katılan kuşum kadar rahat olamıyordum bir türlü. Zamana bir menfez açıp, kendimi anlamsızlık ve yücede kaybetmeliydim. Bir nevi Amok Koşucusu suretindeydim, fakat zarar veren ben değildim. İstanbul'un kuşlarını, dalgalarını, havasını bu küçük şehre tercih etmemim bahanesi, sen olmalıydın. Her şeyden kaçtıkça sana yakınlaşmamın bir açıklaması olmalı. Gözlerini çok özlemiştim. Saçlarını. Sözlerini...
Otobüs muaviniyle hafif tartışmıştık. Garaja giremezmiş. Yorgundum. Tüm yükümü yüklendiğim çantamı aldım. Üniversitede okuyan dostun evinin yolunu tuttum. Bulmak kolay oldu. Dertleştik. Dinlenir dinlenmez bir başka dostun evine sığınmıştık. Kevakib'i orada tanıdım. Aslında kendisini değil bedbaht eserini tanımıştım: Dünyaya bir adım uzak aşığını. Asildi. Aşka aşıktı. (Kağıthane'de ki mezarlıkta sabahlayan Selim'e benziyordu. Sevdiğini kaybettikten sonra, bir ayda 22 kilo veren, gülmeyi unutan bu mazlum aşığı seviyordum. Mecidiyeköy’de halk otobüslerinin arasında kalıp ölen sevdiğinin yanına gitmek için can atan Selim, Kevakib'i anlamama yardımcı olmuştu. Üç dost, tek düşüncesi intihar olan bu adama söylenebilecek bir cümlenin ne olabileceğine kafa yormuştuk bir akşam. Yoktu. Tıpkı senin yokluğuna, sözcüklerin kifayetsizliği gibi.) Bu eve sığınmasının nedenini anlamam uzun sürmedi. Uykusunda bile dayak yediği bir babanın, üç çocuğuyla karısını terk edip sekreteriyle yaşayan bir abinin, bir türlü kelimeler üzerinde anlaşamadığı bir annenin arasından kopup, bu insanların dostluğuna sığınmanın anlamı çok büyük olsa gerekti. Fakülteyi bitirmesi için alttan dört dersi vermesi gerekiyordu. Sonra belki de öğretmen olup gidecekti bu zulüm diyarından, Kevakib'i hatırlatan bu şehirden. Şimdilik mecburi ikametinde ise sık sık gelip evin üç as elamanıyla muhabbet etmekle mutlu oluyordu. bir kıldan çektiği kadar kimseden çekmeyen, çiğ köfteci Fatih, kıymetli bir varlığını kaybetmesine ve büyük bir gondol faciası yaşamasına rağmen matraklığını devam ettiren Ali, doğunun sıcak insanın tüm özelliklerini üzerinde taşıyan, şalvarsız bir anı görülmeyen Ömer, O'nun dünyasının yegane dayanak noktalarıydı.
Sabahlara kadar süren dertleşme seanslarından sonra bağlamasının tellerine dokunup, kuru şarkılara hüzün yükledikçe sana uzanırdım. Kim bilir nerede hangi hüzünlü şarkının mısralarından bir şeyler derliyordun bize.
çocukların bir masala kandığı gibi
ben de senin sözlerine kanmıştım
güneşin yeryüzünü yaktığı gibi
gülüm ben de senin gözlerinde yanmışım
Bu sözleri türküyü O'ndan dinlemelisiniz. Bağlamanın tellerinden dökülen gözyaşlarıyla eşlik ederdik. O'na. Gözlerini Kevakib'e kapatıp, hayata uzaktan bakışını unutamam. Halindeki sergeşlik, anılarının yağmur gibi sözlerine akması ve İsmet Özel'e bağlılığı. İstemese de fazla konuşurdu. Bazen ağır laf ederdi ağzı. Mesela; sonunda ölüm olmayan hiç bir şeyde arama beni, demişti bir gün. Şiire aşıktı. Neden yazmadığını sorduğumda "Anlatamam" demişti. "Devamlı bulanık akan Yeşilırmak'tan mı, dağların arasına sıkışıp kalmış bu şehirden mi? Düşlerimde yazıyorum ama apansız yağmurlar kaçırıyor mısralarımı. Zaten gözyaşsız sözcüklere itimadım yok. Hep hayal ediyorum: Tanrıçalara kurban edilen güzellerin kanlarının aktığı gölün kenarında yetişmiş bir kamış geçer elime. Belki yazarım o zaman." derken boşlukta kaybolup beni yalnız bıraktığına şahit olurdum. Kevakib'i anlatmasını isterdim. Susardı. "Öğretmen şimdi." deyip susardı. Bir ara Balıkesir'de olduğunu da söylemişti galiba. Neden ayrıldıklarını sorduğumda "Aptal bir rüyadan dolayı" deyince şaşkınlığım artmıştı. Sonraları o geceyi anlatmıştı bir yalnızlık anımızda. Mutlu günleri bitiren, doktor doktor, hoca hoca dolaştırılmasına sebep olan o geceyi. Ayrıldıkları temmuz gecesini. "O gece zihnime soktuğu tüm ayrılıklar, O'nun gözlerini silmiyor aklımdan. Ne renk baktığını hatırlamasam da karanfil bakardı sanki. Aşkta bakardı. Benzer bakışların ağırlığı altında ezilmekten yoruldum artık. Uzun uykulardan kalan rüyalara, ben de manalar yüklemek istedim. Hocama anlattıklarım çoktan silindi hafızamdan. Bir; O'nun bir biblo olarak süslediği rüyalar üzüyor beni. Hep suskun çünkü. Göz kapaklarımın arkasına sakladım hayalini, kimseler anlamasın diye sadece sigara dumanlarına çizdim. Hep uyanmak ve O'na doğru çılgınca koşmak istedim. Dağlar çıktı önüme. Aldırmadım. Ama bu şehir bırakmıyor işte beni. Bilmem ki gitmeli miyim?" deyip o bildik şarkısına devam ederdi:
gel bulut ol, yağ da biraz ıslandır
al başımı dizlerime yaslandır
delirmişim sev de beni uslandır
ben aklımı gözlerine takmışım
Kevakib bir muamma olsa da, müşahhas bir misal olarak sen duruyordun karşımda. Dayanıklılığıma hayretim gün be gün artıyor. Gel demenin ne kadar zor olduğunu anlatamam. Yüreğim bir kumbara gibi her gün azar azar hüzün biriktiriyor. Seni yalnızlıktan devşiriyorum. Sevmenin bu kadar yaban olduğunu bilemezdim ki. Kevakib için Fatih "parlak yıldız" demişti. Senin için "girift yol" mu demeli? Bir güvercin sadeliğinde kaybolduğunda ben sana ne adlar vermiştim oysa. Sevgili.
"Senin beni anladığını hissediyorum. Ayrıntıları ahenkleştiriyor ve beni kargaşadan uzak tutmaya çalışıyorsun. Nede olsa ortak bir ipimiz var. Tutundukça şiir fethediyor dostluğumuzu. Diğerlerinin sıcak dostluklarını unutamam. Gecelerin verdiği sızıları kelimelerle akıttım gözlerine. Şikayetten öte aşka yol açan bir şeyler işittim onlardan. Anlaşılmak gibi bir dert taşımıyorum. Çağı aşmalıyım deyişime kendilerini gülmekten uzak tutup, fırtına da yolunu yitirmiş bir sandala kıyıdaki fener aydınlığı vermeleri beni rahatlatıyor. Tütünümüz de ortak çoğu zaman. Tek..." deyip kesmişti sözünü. Soramadım.
Kevakib dikilecekti tekrar karşıma. Acı vermemeliydim. Kadirşinas birisiydi. Bende anılarına karşı öyle olacaktım. Gizli bir sözleşme de sayılabilir bu. Sonra anlattı. Hocasını. Ayyaş alevi dedesinin kendisini nasıl tedavi etmek istediğini. Kocakarı ilaçlarından çektiklerini. Derin ve uzun uykularını. Rüyalarını. İnsanlardan ne beklediğini. Dostluğu. Bağlamaya başlama hevesini. Bir kız yüzünden anfiye dalıp, ortalığı karıştırdığı için okuldan nasıl ceza aldığını.
Hepsinden sana ait bir şeyler çıkarma derdindeyim. Senin bilmeceni çözmeme yarayacaktı bu. İhanet endişesi olmasa belki de başarırdım. Senden uzaklaşamama korkusu da kaplamıştı içimi. Şehrin en yükseğinde bulunan kaleye tırmanmayı düşündüm. Ufukta seni arayacaktım. Bulutları koklayıp rüzgardan seni soracaktım. Korktum. Lanet sınava çalışmak bahanesi önümü kaplamıştı.
Geceme ay gündüzüme biraz güneş sal
Onurunla yaşam olur, sen hep böyle kal
Sermayem sevgimdir canım, onu da sen al

Ben seni şu yüreğime salmışım

Günlerce özentisiz bir giyim ve şaşkın kelimelerin sahibi bu adamla Kevakib'in siluetini arşınladık. Son günlerimizde içindeki katlı dağları açığa vurmama endişesinden kurtulmuştu. Bu küçük şehirde bu kadar çok dostun varlığı bize yetiyordu. Zaman akıp gitmiş ve bana yazılacak çok şeyler bırakmıştı. Ama sırf senden kaçışımı hızlandırmak için uzaklaşıyorum onlardan. Tenha sözle yetmeliydi bize. Eski şarkılarda öyle. Demiştin ya ipe giderken bile satmayacağız birbirimizi, aşkımızı. Biliyorduk, nereye gidersek gidelim öleceğimizin yere varmaktan başka bir şey yapmayacaktık...

"Kendimden aşağı olanların bana benzemesini istedim hep. En büyük suçum bu." derken, ben "Sonsuz açılımlardayım ama gayem bir noktaya küçülebilmek" sözünün etkisindeydim daha. Kevakib'e aşkla bağlanacak adam ancak sen olabilirdin, dedim ve içli bir şarkıdan çok ebemkuşaklarının iksirini gönlüme taşıyan şarkıyı bir daha söylemesini istedim. "Çocukların bir masala..."

Gerçeğe bezenmiş bir hayal aleminde olmadığımı söyleyecektin. Bense yalnız başıma senin yollarındayım. Her belada şükrederek geziniyorum kelimelerde.

Bir haftalık zaman Kevakib'le ve dostlarla olan ortak noktaların tespiti için önemliydi. Hızla kılıbıklığa doğru yol alan üniversiteli dosttan başka cemaat burgacında yönlerini tayin edememekten şaşkınlığa düşmüş üç dört insanın anıları da üzmüştü beni. Hüzün kelimesine sığınmaktan başka yapacağım bir şey yok derken bir martının kulağıma fısıldadığı şarkıyla uyandım. Beşiktaş'tan Dört Levent'e doğru yol alıyordum.

Kevakib kim? Bu soruya verilen tüm cevaplar beni sana zorluyordu. Vazgeçtim. Bir zamanlar herkesin yüreğinin taa derinliklerinde hissettiği bir sıcaklıkla esiyordun. Penceremden bir gece vakti yıldızlara uzanıp orada ki tüm dostlara seslendim:

Haydi mırıldanalım şarkımızı.

Semahımız başlasın.

Göreceksin milyonlar olacağız.

Semadan ayet ayet inecek yeryüzüne aşklarımız ve yüreklerimiz hep aşkla çarpacak.

Sen de mırıldan. Sevgili.

Ben mırıldanıyorum.

Sen güllerin üstünden yürüyüp gideli...

Güller ülkesine...


Adem Özbay